Son 32 Notları
Dünya Kupası’nda son 32 maçları bugün itibarıyla tamamlandı. Birkaç maçı izledim, diğerlerini de az çok takip ettim; özetlere baktım, Protanopia’nın izlenimlerinden de faydalandım. Artık turnuva gerçekten yavaş yavaş ciddileşmeye başladı.
Güney Afrika-Kanada eşleşmesi tahmin ettiğim gibi ortada bir maçtı. Ev sahibi Kanada, son dakika golüyle turu geçti. Hollanda-Fas maçı da yine beklediğim gibi çekişmeli ve zor geçti. Penaltılardan turu geçen taraf Fas oldu. Açıkçası ben bir şekilde Hollanda’nın kazanacağını düşünüyor, hatta biraz da umuyordum ama olmadı.
Bu turun en büyük sürprizi ise şüphesiz Paraguay-Almanya eşleşmesiydi. Normal süresi 1-1 biten maçta Paraguay, Almanya’yı penaltılarla eledi. Üstelik bu, Almanya’nın Dünya Kupası tarihinde ilk kez penaltılarla elenmesi oldu. Gerçekten büyük olay.
Fransa-İsveç eşleşmesinde Fransa net bir skorla turu rahat geçti. Belçika-Senegal maçı ise beklediğim gibi dengeli başladı ama maçın büyük bölümünde, özellikle ilk yarıda kontrol Senegal’deydi. 2-0 öndeydiler ve turu alacak gibi görünüyorlardı. Ama ne olduysa son 5 dakikada oldu. Art arda iki gol yiyip maçın uzatmaya gitmesine engel olamadılar. Sonra da 120+5’te gelen saçma sapan bir penaltıyla turnuvaya veda ettiler. Senegal açısından gerçekten çok dramatik bir veda oldu.
ABD-Bosna Hersek maçında ise sürpriz yaşanmadı. Ev sahibi ABD, favori olduğu maçı 2-0 kazanarak turu geçti. İspanya da Avusturya’yı net bir skorla geçerken şampiyonluğun güçlü adaylarından biri olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Portekiz-Hırvatistan bu turda en çok merak ettiğim maçlardan biriydi. Beklediğim gibi inanılmaz zor ve oldukça keyifli bir maç oldu. Hırvatistan öne geçti ama Portekiz biri penaltıdan olmak üzere iki gol buldu. Hırvatlar son dakikada attıkları golle beraberliğe sevindikleri anda VAR’dan gelen ofsayt kararıyla tam anlamıyla yıkıldılar.
Maçtan sonra hem Portekiz’e verilen penaltı hem de iptal edilen Hırvatistan golü epey tartışıldı. VAR’ın böyle bıçak sırtı pozisyonlara müdahalesi, çipli top, “saçına değdi mi değmedi mi” tartışmaları derken teknoloji kullanımı yine sorgulandı. Benim kişisel görüşüm penaltı kararının doğru olduğu yönünde. Ofsayt pozisyonu izlerken temiz gol gibi görünüyordu ama çipli top değdi diyorsa yapacak çok da bir şey yok. Neticede teknoloji hataları azaltmak için var. Burada önemli olan standardı tutturmak. Birine verilen kararın benzer pozisyonda diğerine de verilmesi lazım.
Brezilya-Japonya eşleşmesinde maalesef Japonya elendi. Japonya açısından Dünya Kupası’na son 32’de veda etmek net bir başarısızlık gibi görünebilir ama rakip Brezilya olunca açıkçası çok da şansları yoktu. Fildişi Sahili-Norveç maçı da keyifli geçti ve Haaland farkıyla Norveç turu geçti.
Ev sahibi Meksika, Ekvador karşısında çok zorlanmadı. İngiltere ise ecel terleri döktüğü maçta Harry Kane’in şovuyla Kongo’yu geçti. Turun favorilerinden İsviçre, Cezayir’i elerken; Kolombiya da Gana’yı geçti. Avustralya-Mısır maçı beklediğim gibi dengeli geçti. 1-1 biten maçta penaltılarla turu geçen taraf Mısır oldu.
Bu turun en güzel maçı ise biraz sürpriz şekilde Arjantin-Yeşil Burun Adaları eşleşmesi oldu. Uzatmaya giden maçta Arjantin zor da olsa 3-2 kazanarak turu geçti. Turnuvanın en sempatik takımlarından ve en büyük sürpriz hikâyelerinden biri olan Yeşil Burun Adaları ise son şampiyon Arjantin’i neredeyse eleyeceği ilk Dünya Kupası serüvenini buruk ama mağrur bir şekilde tamamladı. Herkesin takdirini ve alkışını fazlasıyla hak ettiler.
Böylece tahminlerimin dördünde yanılmış oldum. Japonya zaten biraz gönül meselesiydi. Hollanda ve Avustralya dengeli maçlarda penaltılarla elendi. Ama Almanya’nın elenmesi, şüphesiz turun en büyük sürpriziydi.
Gelelim son 16 tahminlerime:
Kanada – Fas
Fas bu turda net favori gibi duruyor. Kanada ev sahibi olmanın enerjisini kullanacaktır ama Fas’ın daha oturmuş ve daha kaliteli bir takım olduğunu düşünüyorum. Turu Fas geçer.
Paraguay – Fransa
Paraguay Almanya’yı eleyerek zaten turnuvanın en büyük işlerinden birini yaptı. Ama Fransa başka bir seviye. Şampiyonluğun en güçlü favorilerinden biri olarak bu turu rahat geçmelerini bekliyorum.
ABD – Belçika
Ev sahibi ABD’nin bu eşleşmede favori olduğunu düşünüyorum. Belçika tecrübeli ve tehlikeli bir takım ama ABD’nin hem tempo hem de ev sahibi avantajıyla turu çok zorlanmadan geçeceğini tahmin ediyorum.
Portekiz – İspanya
Turun en güzel eşleşmelerinden biri bu olabilir. Portekiz’in kadrosu gerçekten çok kaliteli. Hatta öyle ki takımın en zayıf halkası gibi görünen oyuncu bile Portekiz ve Avrupa futbol tarihinin en büyük isimlerinden biri olan 41 yaşındaki Ronaldo.
Ronaldo olmasa bu eşleşmeye yüzde 50-50 derdim. Ama mevcut durumda İspanya’yı biraz daha önde görüyorum. Yüzde 45-55 İspanya favori diyebilirim. Turu da İspanya’nın geçeceğini düşünüyorum.
Brezilya – Norveç
Bu da izlemesi çok keyifli olabilecek bir maç. Norveç’in özellikle Haaland üzerinden her an tehdit yaratabilecek bir yapısı var. Brezilya ise belki çok iyi bir kadroya sahip değil ama Don Carlo bu takımdan bir şekilde verim almayı biliyor. Zor da olsa Brezilya’nın turu geçeceğini düşünüyorum.
Meksika – İngiltere
Bence tahmin etmesi en zor maçlardan biri. İngiltere her zamanki gibi çok kaliteli bir kadroya sahip ama aynı zamanda yine her zamanki gibi turnuva konusunda sabıkalı bir takım. Meksika’nın ev sahibi coşkusu ve enerjisi burada belirleyici olabilir. Biraz riskli bir tahmin ama Meksika turu geçer diyorum.
İsviçre – Kolombiya
Denk bir maç gibi duruyor. İsviçre her zamanki gibi disiplinli ve zor yenilen bir takım. Ama Kolombiya bana biraz daha ağır basıyor. Bu turu geçeceklerini düşünüyorum.
Arjantin – Mısır
Messi vs Salah. İkisi de artık prime dönemlerinden uzak ama dünya futbol tarihine geçmiş iki büyük efsane. Messi bu turnuvada neredeyse koşmadan, sadece dahi seviyesindeki futbol aklını kullanarak şimdiden 7 gole ulaştı ve gol krallığında ilk sırada. Bu turu da Arjantin’in geçeceğini düşünüyorum.
Ama şunu da söylemek lazım: Arjantin’in 2022’deki Arjantin’den oldukça farklı ve daha defolu bir takım olduğunu Yeşil Burun Adaları maçında gördük. Messi hâlâ muhteşem goller atabiliyor ama mücadele gücü, fizik kapasitesi ve driblingleri artık eskisi gibi değil. Orta sahada da oyunu yaratacak çok fazla isimleri yok. Bruno Fernandes gibi, Rodri gibi ya da Fransa’nın say say bitmeyen orta saha kalitesi gibi bir zenginlikten bahsetmek zor.
Messi’nin 2022’deki rolünü bugün aynı şekilde taşıması da daha zor. Alvarez ve Lautaro Martinez gibi yıldızlar da şu ana kadar oldukça underperforming durumda. O yüzden Arjantin bu turu geçse bile bundan sonra işlerinin çok daha zor olacağını düşünüyorum. Kolay olmayacak.
4.07.2026
Son 32 Bitti: Sürprizler, Dramalar ve Son 16 Tahminleri
28.06.2026
Dünya Kupası 2026’da Son 32
Dünya Kupası 2026, bence son yılların en heyecanlı ve bol gollü turnuvalarından biri oluyor.
Bir yanda Messi, Cristiano Ronaldo, Harry Kane ve Modric gibi rekorları altüst eden futbol efsaneleri; diğer yanda Mbappe ve Haaland gibi yeni nesil yıldızlar sahnede. Üstelik bu kez 48 takımlı yeni formatla birlikte, grup üçüncülerinin de üst tura çıkabildiği yepyeni bir Son 32 eleme turuna geldik.
Gruplarda gerçekten büyük sürprizler yaşandı. A Grubu’nun en büyük sürprizi, Güney Kore ve Çekya’nın üstünde grubu ikinci sırada tamamlayan Güney Afrika oldu. D Grubu’nda ise Türkiye büyük bir hayal kırıklığı yaratarak grubu sonuncu bitirdi.
İran zor koşullarda, hiç yenilmeden 3 puan topladı ve en iyi üçüncüler arasına girmeyi bekliyordu. Ama son anda dışarıda kaldı ve evine döndü.
Uruguay da turnuvanın en büyük hayal kırıklıklarından birine imza attı. Özellikle Muslera’nın kelimenin tam anlamıyla çuvalladığı grupta, Yeşil Burun Adaları ve Suudi Arabistan’ın arkasında kalarak sadece 2 puanla turnuvaya veda ettiler.
Yeşil Burun Adaları ise bambaşka bir hikaye yazdı. Dünya Kupası’na ilk kez katıldılar ve İspanya’nın da olduğu grupta kimseye yenilmeden ikinci sırada üst tura çıktılar. Gerçekten inanılmaz bir başarı ve büyük bir sürpriz.
Messi’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Şu ana kadar 6 gol attı ve 39 yaşında hala bütün dünyaya “Ben buradayım” dedirtiyor.
Artık Son 32’deyiz. Bundan sonrası için tahminlerimi tarihe not düşmek istedim. İşte Son 32 tahminlerim:
Güney Afrika - Kanada
Ortada bir tur. Tahminim ev sahibi Kanada.
Hollanda - Fas
Çekişmeli ve zor bir eşleşme. Tahminim Hollanda.
Almanya - Paraguay
Almanya geçer diyorum.
Fransa - İsveç
Fransa geçer.
Belçika - Senegal
Dengeli bir eşleşme. Tahminim Belçika.
ABD - Bosna Hersek
Kalpler Bosna Elması Edin Dzeko ile olsa da ABD turu geçer diye düşünüyorum.
İspanya - Avusturya
İspanya geçer.
Portekiz - Hırvatistan
Bence tahmin etmesi en zor eşleşmelerden biri bu. Portekiz kağıt üzerinde net favori. Çok iyi bir kadroları var. Cristiano ise yaşı ve performansı itibarıyla hala tartışmalı bir isim.
Hırvatistan tarafında ise 2018’de zirve yapan, 2022’de yarı final gören o jenerasyon artık biraz düşüşte gibi duruyor. Ama Hırvatlar söz konusu olunca hiçbir şey belli olmaz.
Bir de işin Cristiano vs Modric tarafı var. İki efsanenin karşı karşıya gelecek olması bile bu maçı tarihi yapıyor. Kim geçerse geçsin, bence bu maçın galibi turnuvanın devamı için çok büyük moral, özgüven ve motivasyon kazanacak.
Tahminim Portekiz.
Brezilya - Japonya
Bence bu da çok zor bir eşleşme. Kalpler Japonya ile olacak ama Brezilya, Brezilya olduğu için yine favori. Ben yine de sürpriz tahminimi Japonya’dan yana yapacağım.
Fildişi Sahili - Norveç
Güzel bir eşleşme daha. Eğlenceli bir maç olur. Tahminim Norveç.
Meksika - Ekvador
Güzel bir maç daha. Meksika geçer diyorum.
İngiltere - Kongo
İngiltere geçer. Harry Kane yine şov yapar.
İsviçre - Cezayir
İsviçre geçer.
Kolombiya - Gana
Kolombiya, Gana’yı geçer.
Avustralya - Mısır
Dengeli bir maç daha. Avustralya geçer gibi geliyor bana.
Arjantin - Yeşil Burun Adaları
Arjantin geçer.
26.06.2026
Dogville (2003)
Dogville, son zamanlarda izleyip en çok etkilendiğim filmlerden biri oldu. Uzun zamandır izleme listemde duruyordu. Puanının yüksek olması da merakımı artırıyordu ama filme başlarken nasıl bir yapımla karşılaşacağım konusunda açıkçası hiçbir fikrim yoktu.
Başta şaşırdım. Film, tiyatro sahnesini andıran, neredeyse boş, sade ve tek bir mekanda geçiyor. Evlerin, sokakların, hatta bazı eşyaların sadece çizgilerle temsil edildiği bu alışılmadık kurgu, başta bana biraz zor geldi. Sonuçta tiyatroya özel ilgisi olan biri değilim ve sinemada da böyle deneysel bir anlatıma alışmak kolay değil. Ama kısa süre sonra anlıyorsunuz ki Lars von Trier aslında bütün bu sadeliği bilinçli olarak tercih etmiş; dikkatimizi dekorlardan, görsel gösterişten uzaklaştırıp doğrudan insan doğasına ve vermek istediği mesaja yöneltmek istiyor.
Filmin hikayesi, bir çeteden kaçan Grace isimli genç bir kadının, dağların arasında unutulmuş küçük bir kasaba olan Dogville'e sığınmasıyla başlıyor. İlk bakışta masum ve savunmasız biri gibi görünen Grace, kasabalılardan yardım istiyor. Kasabalılardan biri olan Tom, onu saklamaya karar veriyor ve çete kasabaya geldiğinde Grace'i görmediklerini söyleyerek onları gönderiyor.
Ancak ertesi gün kasaba halkı, Grace'in kim olduğunu ve neden kaçtığını öğrendiğinde durum değişiyor. Çünkü Dogville, dış dünyadan kopuk, kendi küçük düzenini kurmuş bir yer. İnsanlar kendi halinde yaşıyor, sistemden ve dış dünyanın karmaşasından uzak duruyorlar. Grace'in gelişi ise bu küçük düzeni bozabilecek bir unsur olarak görülüyor.
Bu yüzden onu hemen kabul etmek ya da teslim etmek yerine iki haftalık bir deneme süreci başlatıyorlar. Bu süre içinde hem Grace'i tanıyacaklar hem de onun burada kalıp kalamayacağına karar verecekler. Tom'un önerisiyle Grace, kasabadaki herkese yardım etmeye başlıyor. Her gün birilerinin işine koşuyor; çiftçiye yardım ediyor, ev temizleyen kadınla çalışıyor, satranç oynayan adama eşlik ediyor, çocuklarla vakit geçiriyor, hatta engelli bir kasabalının da bakımını üstleniyor.
Grace, iyi eğitimli, zeki, genç ve güzel bir kadın. Ama en önemlisi inanılmaz derecede merhametli ve empati yeteneği yüksek biri. Başlangıçta herkes onun bu yardımseverliğinden memnun kalıyor. İki haftanın sonunda bazı genç kızların onu kıskanmasına rağmen, kasaba halkı Grace'in kalmasına karar veriyor.
Ancak zaman geçtikçe bu iyilik hali bambaşka bir şeye dönüşüyor. Grace'in dışarıdan gelen, kendilerine muhtaç biri olması, insanların ona karşı tavrını değiştiriyor. Önce küçük taleplerle başlayan şeyler giderek bir sömürü düzenine dönüşüyor. Grace, kasabalıların gözünde artık yardım edilen biri değil, kullanılabilecek biri haline geliyor. Onun merhameti ve affediciliği, insanların vicdanını harekete geçirmek yerine onların sınırlarını daha da aşmasına neden oluyor. Önce fiziksel ve psikolojik baskıya maruz kalıyor, ardından cinsel istismara uğruyor. Kaçmaya çalıştığında ise kasabalılar onu tekrar geri getirmenin yolunu buluyorlar. Sonunda Grace adeta onların kölesi haline geliyor; boynuna tasma takılan bir insan olarak tamamen aşağılanıyor.
Filmin en güçlü bölümlerinden biri ise Grace'in geçmişinin ortaya çıktığı ve babasıyla karşılaştığı final kısmı. Kasabalılar sonunda onu teslim etmeye karar verdiğinde öğreniyoruz ki aradıkları çete aslında Grace'in kendi ailesinin çetesiymiş. Babası, adeta bir mafya lideri gibi her yere nüfuz eden, büyük güce sahip bir figür. Grace ile babası arasında geçen diyalog, filmin bütün felsefi temelini oluşturuyor. Grace babasını, gücünü kullanarak insanlara hükmettiği için kibirli buluyor. Babası ise kızının herkesi affetme ve herkes için bahane bulma yaklaşımını başka bir tür kibir olarak görüyor.
Grace'in düşüncesine göre insanlar sadece yaptıkları şeylerden ibaret değil; onların geçmişleri, yaşadıkları koşullar ve onları o noktaya getiren hayat hikâyeleri de önemli. Bir suçlu bile aslında bir kurban olabilir. Tecavüz eden, öldüren insanlar bile başka şartların sonucu olarak bu hale gelmiş olabilirler. Babası ise tam tersini savunuyor: İnsanların yaptıkları eylemlerden sorumlu tutulması gerektiğini, aksi halde iyilik ve kötülük kavramlarının anlamını kaybedeceğini söylüyor. Affetmenin her zaman erdem olmadığını, bazen kötülüğün karşısında durmanın da bir gereklilik olduğunu savunuyor. Bu noktada film, merhametin kendisini bile sorgulatıyor. Sonsuz anlayış ve affedicilik gerçekten erdem midir, yoksa bazı durumlarda kötülüğün devam etmesine izin veren bir zayıflık mıdır? İnsanları sadece koşulların ürünü olarak görmek, onların seçimlerini ve sorumluluklarını tamamen ortadan kaldırmak anlamına mı gelir?
Dogville tam da bu sorular nedeniyle çok rahatsız edici bir film. Güç, merhamet, ahlak, iyilik ve kötülük kavramlarını kolay cevaplar vermeden önümüze koyuyor.
Özellikle Türkiye'nin yakın siyasi ve toplumsal atmosferini düşündüğümde film benim için daha farklı bir anlam kazandı. Geçmişte mağduriyet yaşayan grupların güç ellerine geçtiğinde, geçmişte eleştirdikleri düzenleri bazen yeniden üretmeleri; hukuku, kuralları ve ahlaki sınırları kendi çıkarları doğrultusunda esnetebilmeleri, filmin anlattığı insan doğası meselesini daha görünür hale getiriyor. İyi niyet, tek başına gücü ve iktidarı kontrol etmeye yetmeyebiliyor. Zaten Lars von Trier'in sinemadan beklentisi de buna benziyor. Kendisi iyi bir filmin "ayakkabıdaki taş" gibi olması gerektiğini, izleyiciyi rahatsız etmesi ve düşünmeye zorlaması gerektiğini söylüyor. Dogville tam olarak bunu yapan bir film.
Özgün anlatımı, oyunculukları ve özellikle insan doğasına dair cesur sorgulamalarıyla benim için son derece etkileyici bir film oldu. Film notum: 9/10.
20.04.2026
Bahara ulaşmak
şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için, çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum
ne kadar çok öldük yaşamak için.
18.04.2026
Capharnaüm (2018)
Ortadoğu’dan bu kez Beyrut çıkışlı bir film. Yine başrolde bir çocuk var. Film, 12 yaşındaki kahramanımızın kelepçeli halde polisler eşliğinde mahkemeye getirilişiyle başlıyor. Bir suç işlediğini biliyoruz, ama asıl çarpıcı olan çocugun burada anne babasından şikayetçi olmasi: “Beni neden dünyaya getirdiniz?". Sonra, olayların buraya nasıl geldiğini adım adım öğreniyoruz.
Filmin özellikle ilk yarısını çok sevdim. Görüntüler, atmosfer, karakterlerin sunuluş biçimi, olayların gelişimi... Her şey oldukça doğal, akıcı ve abartıya kaçmadan normal ilerliyor. Ancak sonlara doğru film, hikaye anlatmaktan çok mesaj verme görevini ustlenmeye basliyor. Ve bunu biraz aptala anlatir gibi, fazla açıklayarak yapıyor. Seyirciye bırakmadan, neredeyse parmak sallayarak yapiyor bunu. Filmin can sıktıgı yer de bence tam burası. Mesela bir önceki post'taki Khane-ye Doust Kodjast? filminde Abbas Kiarostami son derece sade bir olay üzerinden, hiç bağırmadan, rahatsız etmeden ama içten içe insanı sarsarak mesajını veriyordu. Bu filmde Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki aynı dengeyi kuramamış gibi geldi bana. Söylemek istediği şeyler haklı, önemli ve değerli; ama anlatım biçimi yer yer fazla didaktikleşiyor.
Yine de kötü bir film değil, aksine güçlü yanları çok fazla. Özellikle ilk yarısı gerçekten etkileyici. Çocuk oyuncu Zain oldukça iyi oynuyor rolunu. Zaten bir anlamda kendisini oynamış sayılır; kendisi Suriyeli bir mülteciymiş. Bu da performansına ayrı bir gerçeklik katmış. Etiyopyalı göçmeni canlandıran oyuncuyu da çok başarılı buldum. Buna karşılık Zain’in anne ve baba rollerindeki oyuncular beni aynı ölçüde ikna etmedi. Neticede film; savaşın, yoksulluğun, düzensizliğin ve toplumsal çöküşün en ağır faturasını yine çocukların ve kadınların ödediğini anlatıyor. Film notum: 7/10.
Khane-ye doust kodjast? (1987)
Farsça’nın ortak kelimeler ile biraz Zazaca’yı andırması, filmde anlatılan toplumun sosyolojisinin büyüdüğüm çevreye benzemesi, üstüne bir de köyde geçmiş çocukluğum eklenince; bu yazıya konu olan filmde kendimden parçalar gördüm açıkçası. Bazı filmler hikâye anlatmaz sadece, insanın hafızasında unuttuğunu sandığı duyguların kapağını aralar. Bu film de biraz öyle.
Filmin konusu oldukça sade: 8 yaşındaki Ahmed, yanlışlıkla sınıf arkadaşı Mohammed’in defterini alıyor. Defteri ona geri ulaştırmak için büyük bir çabaya girişiyor. Çünkü defterini getirmezse, arkadaşının sert ve anlayışsız öğretmeni tarafından ciddi şekilde cezalandırılacağını biliyor. Film, bir çocuğun küçücük bir iyiliği yerine getirmek için verdiği mücadele üzerine kurulu. Zaten büyük sinema da çoğu zaman küçük meselelerden çıkar.
Film çok sade, basit ama bir o kadar da içine çeken bir yapıya sahip. Özellikle dikkatimi çeken şey, 8 yaşındaki kahramanımızın hiçbir yetişkin tarafından ciddiye alınmaması oldu. İzlerken insanın canı sıkılıyor. Çünkü çocuk bir şey anlatmaya çalışıyor, derdini duyurmaya uğraşıyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Yetiştigim yerde de çocukluğumda da buna benzer bir hava vardı açıkçası. Büyükler konuşur, küçükler susardı. Konuşsa bile sesi pek duyulmazdı. Bir diğer can sıkıcı nokta da köy öğretmeninin katı, anlayışsız ve ezbere otoriter tavrıydı. Çocuk terbiyesiyle ilgisi olmayan, korku üzerinden düzen kurmaya çalışan o eski tip figürlerden biri. Buna karşılık Ahmed’in arkadaşı için gösterdiği çaba ise dostluğun en saf, en temiz, en hesapsız halini yansıtıyor. Filmin iç ısıtan tarafı da burada zaten.
Abbas Kiarostami’nin, tıpkı Tarkovsky gibi, Nuri Bilge Ceylan üzerinde etkisi olduğunu düşünmemek zor. Özellikle çocuğun yaşlı adamla köy yollarında yürüdüğü sahneler, rüzgârın sesi, kapı gıcırtıları, kediler, köpekler, köyün doğal uğultusu... Bana Bir Zamanlar Anadolu’da atmosferinden esintiler taşıyor gibi geldi. Sessizlikle konuşan sinema diyelim.
Film 80 dakika sürüyor. Daha uzun olsa muhtemelen sıkabilirdi. Tam kararında bırakılmış.. Film notum: 7/10.
10.11.2024
Rashomon (1950)
Bugün 10 Kasım, Atamızın bedenen aramızdan ayrılışının 86. yılı. Onu her daim hatırlıyor, saygı, sevgi ve şükranla anıyoruz.
Başlıktaki filme gelirsek; özellikle 1970 öncesi filmleri izlemek zaman zaman zorlayıcı ve açıkçası sıkıcı olabiliyor. Ancak bazı klasikler var ki, merak eder ve izlersiniz. Akira Kurosawa'nın bu filmi de tam olarak o filmlerden biri. Kurosawa'ya uluslararası ün kazandıran ve Japon sinemasını dünyaya tanıtan bu yapım, aynı zamanda sinema tarihinde ilk kez kameranın doğrudan güneşe çevrildiği bir film olma özelliğini taşıyor.
Filmde, genç bir gelinin tecavüze uğraması ve samuray eşinin öldürülmesi olayı, dört farklı bakış açısından anlatılıyor: olayın faili olan haydutun, genç kadının, ölen kocanın hayaletinin ve sonradan öğreniyoruz ki, olaya tanık olan bir oduncunun gözünden. Filmin ana teması, "İnsanlar bencildir ve gerçekler, olaylara bireylerin kendi bakış açılarıyla yaklaşması ve kendi süzgeçlerinden geçirmeleri neticesinde eğilip bükülür," şeklinde özetlenebilir.
Dönemin zorlu koşulları, özellikle atom bombası yemiş bir devlet olarak Japonya'nın yaşadığı acılar, Kurosawa'nın bu tür karamsar temalara yönelmesine neden olmuş. Ancak filmin tamamen karanlık bir yapım olduğunu da söyleyemeyiz; umut da var. Kameranın zaman zaman ışığa, güneşe dönmesi, umuda tutunma çabasını simgeliyor. Nitekim film de umut ile sonlanıyor.
Bu aralar ülkemizde gündem olan Narin Güran davasını ve verilen ifadeleri düşündüğümde, filmin teması daha da bir anlam kazanıyor. Neredeyse asırlık bir filmin hâlâ güncel, çarpıcı ve geçerli olması, sanatın zamanı aşan gücünü gösteriyor. Film notum: 7/10.
29.10.2024
Yume (1990)
Japon ve dünya sinemasının en önemli figürlerinden biri olan Akira Kurosawa'nın 'Yume', yani Türkçe ismiyle 'Rüyalar' filmi, isminden de anlaşılacağı gibi rüyaları konu ediniyor. Filmde, her biri kısa öykü tadında, ilginç birkaç kısa film izliyoruz. Ikisi hariç, tümü Kurosawa’nın korkularını ve dramlarını ele alıyor. Her bir öyküde, izleyiciye güzel mesajlar sunuluyor. 'The Tunnel' ve 'The Blizzard' sanırım en sevdiğim iki öyküsü oldu, ancak hepsini bir solukta izlemek istiyor insan.
Film, bana insanların aslında ne kadar benzer olduğunu düşündürdü; kültürümüz, dilimiz, inançlarımız, coğrafyamız farklı olsa da, korkularımız, kaygılarımız, sevinçlerimiz, hayallerimiz ve rüyalarımız birbirine ne kadar da benziyor. 'The Tunnel'ı izlerken, çocukluğumda büyük büyük babaannemin anlattığı cihan harbi ve kurtuluş mücadelesi hikayeleri, şehitlikler üzerine anlatilan rüyalar ve öyküler aklıma geldi.
Film notum: 8/10.
21.10.2024
Perfect Days (2023)
'Perfect Days', ünlü Alman yönetmen Wim Wenders’in yönettiği bir Tokyo filmi. Wenders’in belgesel-film tarzında sevdiğim yapımlarından biri olan 'The Salt of the Earth' gibi, bu filmde de çok az diyalog var, ancak karakter odaklı olması açısından ondan oldukça farklı. Film, 50’lerinin sonlarında ya da 60’larının başlarında gibi görünen, tuvalet temizlikçisi Hirayama’nın hayatına odaklanıyor.
Hirayama her gün aynı rutinle güne başlıyor: Sabah çok erken kalkıyor, kahvesini alıp arabasına biniyor ve Tokyo’nun çeşitli yerlerindeki tuvaletleri temizlemeye gidiyor. Ama ne temizlik! Adam, bu işi adeta aşkla yapıyor. Günün sonunda ise bir onsen’e gidip güzelce yıkanıyor, ardından bir bara uğrayıp akşam yemeğini yiyor ve en sonunda yalnız yaşadığı iki katlı, sade ama eski evine dönüp biraz kitap okuduktan sonra uyuyor. Bu arada arabasında sürekli 70'lerden güzel müzikler, Rolling Stones, The Kinks, Van Morrison gibi isimleri kasetlerden dinliyor.
Hirayama'nın hayatı dışarıdan sıradan görünebilir, ancak derinlere indikçe çok daha katmanlı biri olduğunu fark ediyoruz. Entelektüel bir yapısı var, sanatı ve okumayı seviyor. Hayatı yaşamış, insanlara ve çevresine bakarak huzur bulan biri. Ağaca, güneşe gülümseyerek bakışı, onu adeta 'Ferrarisini tuvalet işine satmış' biri gibi gösteriyor. Zaten yaşadığı semt de Tokyo’nun en pahalı bölgelerinden biri (tabi izleyici bilmiyor, ben biliyorum ;)). Filmin ikinci yarısında evinden kaçan yeğeni yanına gelince, Hirayama’nın geçmişte ailesiyle sorunlar yaşadığını ve kendisini izole ettiğini anlıyoruz. Sonradan gözyaşlarına boğulması, karakterimizin büyük bir derdi olduğunu açıkça gösteriyor.
Film, başı sonu belli olmayan bir hayatın tam ortasında, kıyıda köşede kalmış bir karakter üzerinden bize aslında hayatı sorgulatıyor. Yalnız yaşayan, ailesiyle arasında binlerce kilometre mesafe koymuş biri olarak, bu hikaye beni derinden etkiledi. Özellikle gecenin sessizliğiyle izleyince adeta bir bıçak gibi hissettim. Aslında bu film hakkında yazacak çok şey var ama yarın sabah iş var, bu yüzden burada yazımı sonlandırmam gerekiyor. Bu oldukça rahatsız edici ama bir o kadar da düşündürücü filmi izlemenizi tavsiye ederim. İlginç bir hikaye sunuyor.
Film Oscar’a aday gösterilmiş ve birçok uluslararası ödül kazanmış. Başroldeki Koji Yakusho’yu daha önce 'Tanpopo'dan hatırlıyoruz, orada genç ve bambaşka bir karakterdi. Bu filmde ise muhteşem bir oyunculuk sergilemiş ve vermek istediklerini seyirciye başarıyla aktarmış. Bence film, bize bir anlamda ayna tutuyor. Film notum: 7/10.
19.10.2024
Cha no aji (2004)
Dün gece, Oya ile birlikte izleme niyetiyle başladık, ama o daha filmin başlarında uyudu. Zaten saat de hayli geç olmuştu. Bugün, bu saatlerde filmi tamamladım. Japonya'nın neredeyse her köşesini gezmiş ve özellikle kırsal bölgelerine hayran biri olarak, filmin sunduğu görselliği beğenmemek mümkün değil. Doğa manzaraları gerçekten büyüleyici.. Filmde birçok soyut öğe kullanılmış, müzikleri ve doğanın güzellikleriyle birleşince ortaya mistik bir hava çıkmış.
Kafası biraz 'kırık' tipler, kawaii çocuklar, sıradışı Japon karakterler, harika doğa manzaraları ve tuhaf ama etkileyici bir müzikle birleşen film, naif, eğlenceli, huzurlu ve dingin bir yapıya bürünmüş. Filmi biraz da, çok sevdiğim Emir Kusturica’nın 'Arizona Dream'ine benzettim. Paralel evrendeki Japon versiyonu diyelim. Zaten Japonya da başlı başına bir paralel evren sayılır.
Filmin Türkçe'ye çevrilen ismi 'Çayın Tadı'. İzledikten sonra insanda, bir fincan çay içtikten sonra gelen o huzurlu his gibi farklı bir dinginlik bırakıyor. Film notum: 7/10.









