
Unutulmaz yarı final maçları da tamamlandı ve artık Dünya Kupası’nın son durağına geldik: final. Tabi bir de gereksiz ve amaçsız üçüncülük maçı var ama neyse, onu sonra düşünürüz. Şimdi önce yarı final sonuçlarını değerlendirelim; gece 04.00’e alarm kurup WhatsApp grubunda beraber heyecanla takip ettiğimiz o unutulmaz maçların biraz üzerinden geçelim.
Fransa – İspanya
İlk yarı finalde FIFA sıralamasının bir numarası Fransa ile üçüncü sıradaki İspanya karşı karşıya gelmişti. Fransa, turnuvanın yarı finaline kadar belki de en göze hoş gelen futbolunu oynayan takımdı. Sahada inanılmaz özgüvenli duruyorlardı; rahat gol buluyor, zor gol yiyorlardı. Bu yüzden maçın favorisi olarak gösterilmeleri de gayet normaldi.
Özellikle Olise-Dembélé-Mbappé ileri ucu gerçekten korkutucu görünüyordu. Çok hızlı atağa çıkabilen, çok hızlı gol atabilen bir takım Fransa. İspanya’nın yıldızı ise şüphesiz Lamine Yamal’dı ama o da sakatlıktan yeni çıktığı için bu turnuvada henüz istenileni tam olarak sahaya yansıtamamıştı.
Maçın başında Fransa çok hızlı bir atak da buldu. Ama İspanya aynı zamanda turnuvanın en iyi savunma takımı. Hızlı atakları çok güzel kapattılar, tehlikeyi erkenden önlediler. Başka bir takım olsa daha 15. dakikada Mbappé golü yazmıştı belki de.
Eşleşme öncesinde söylediğimiz gibi, bu Fransa takımını durdurabilecek bir takım varsa o da şu ana kadar sadece bir gol yiyen İspanya’ydı. Öyle de oldu.
İspanya bildiğimiz İspanya gibi oynadı. Son derece sakin, son derece serin, sanki karşısındaki rakip Fransa değil de herhangi bir rakipmiş gibi. Sanki maç Dünya Kupası finaline çıkma maçı değil de gayet normal bir lig maçıymış gibi inanılmaz bir dinginlikle, cool’lukla kendi temposunu ve oyun planını sahaya yansıttı.
Fransa ise aslında son üç Dünya Kupası’nda buraları görmüş, bu anlamda en tecrübeli takımlardan biri olmasına rağmen nedense maçın ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Kendi oyunlarını sahaya yansıtamadılar.
İlk 20 dakika henüz tam olarak ne olduğunu anlamadan geçmişken, 20. dakikada Yamal arkadan sinsice ceza sahasına gelen bir topa vücuduyla araya girdi ve Digne’in müdahalesiyle yerde kaldı. Sonuç penaltı. İspanya, golcü oyuncusu Oyarzabal ile 1-0 öne geçti bile.
Tam o anda kenardaki Deschamps’ın yüzünde korkuyu ve endişeyi okumak mümkündü. Zaten bu yarı finalden önce de Nations League ve Euro yarı finallerinde İspanya’ya elenmişlerdi. Yine aynı acıyı hissetmiş gibi bir hâli vardı. Başka bir takıma karşı olsa belki dönme inançları daha yüksek olurdu ama bu İspanya’ya karşı işleri zordu.
Üstüne bir de 28. dakikada Saliba sakatlanarak oyundan çıkınca, muhtemelen “bugün bizim günümüz değil” hissi iyice çökmüştür Fransa tarafına.
38. dakikada İspanya, Yamal-Oyarzabal-Ruiz üçlüsüyle ceza sahasına muhteşem paslaşmalarla girdi. Pozisyon autla sonuçlandı ama İspanya, neler yapabileceğini çok görkemli bir sekansla gösterdi. 42’de ise kaleci Unai Simón pozisyonu erken sezip kaleyi terk etmese, muhtemelen Mbappé skoru eşitlemişti.
Dakika 58’de Pedro Porro’nun kendi başlattığı, Olmo ile paslaşıp ceza sahasına girdiği ve muhteşem şekilde golle tamamladığı pozisyon Fransa’nın tabutuna vurulan çivi oldu. Zaten yokları oynuyorlardı, o golden sonra iyice bittiler.
Açıkçası bu maç bana biraz 2022 Dünya Kupası finalini hatırlattı. O maçta da Fransa 78. dakikaya kadar sahadan silinmişti ama sonra ne olduysa Mbappé bir şekilde takımı oyuna sokmayı başarmıştı. Bu maçta da 67’de gole yaklaştı ama olmadı. Fransa’nın cılız çabaları İspanya tarafından kolay bir şekilde bertaraf edildi.
Bana göre Fransa bu maçı orta sahada kaybetti. Olise-Dembélé-Barcola gibi muhteşem hızlı, teknik ve ofansif oyunculara karşılık, İspanya’da takımın lideri Rodri, hücum aklı Olmo ve bu maçın yıldızlarından Ruiz çok iyi oynadı. Fransız hücum hattını büyük ölçüde pasifize ettiler.
2018 şampiyon kadrosunun en önemli parçalarından biri N’Golo Kanté’ydi. Fransa’nın bu maçta tam olarak öyle bir oyuncuya ihtiyacı vardı sanki. Pas arası yapacak, orta sahada denge kuracak, defansif gücü artıracak biri. Tabi yenilgiden sonra böyle yorumlar yapmak kolay. Neticede Fransa bu tura kadar turnuvanın en başarılı takımıydı ama bu maçta kendi karakterini sahaya koyamadı ve turnuvanın bir diğer büyük favorisi, son Avrupa şampiyonu İspanya’ya elendi.
Arjantin – İngiltere
İkinci yarı finalde ise yine tarihi bir eşleşme vardı: Arjantin-İngiltere.
Ve tabii ki sahada Lionel Messi. Artık bu turnuvayla birlikte tüm zamanların en iyisi olduğunu bir kez daha kanıtlamış adam.
Daha maç başlamadan, marşlar okunurken bile Arjantin’in nasıl duygularla sahaya çıktığını yüzlerden ve coşkudan okumak mümkündü. Beklendiği gibi bu tarihi eşleşmenin önemini bilerek, özel bir motivasyonla gelmişlerdi. Arjantin’de De Paul yerine Simeone ilk 11’deydi. İngiltere’de ise Saka yerine Djed Spence kadroya alınmıştı. Aslında Saka’nın turnuvada çok iyi bir ofansif performansı vardı ama belli ki İngiltere biraz daha temkinli olmayı tercih etmişti. Özellikle Messi’ye karşı arkayı daha sağlam tutmak istemişlerdi.
İngilizler maça önde baskıyla başladı. Açıkçası Arjantin bu baskıyı yiyince genelde zorlanıyor. Kırılgan savunmaları bir şekilde hataya sürükleniyor ve gol yiyebiliyorlar. İsviçre maçı biraz öyle olmuştu. İlk yarıda İngiltere de bunu denedi.
Arjantin ise yine bu eleme turlarında gördüğümüz gibi fazla temkinliydi ve topu biraz geride kabul etti. Çok fazla aksiyon olmasa da ilk yarı için İngiltere’nin daha baskılı ve gole daha yakın taraf olduğunu söylemek mümkündü.
Arjantinliler ayrıca sert oynadı. Muhtemelen İngilizleri mental olarak kırmak için, zaman zaman oyun kuralları içinde ya da sınırlarında kalarak, adeta dövdüler. İngiltere ilk yarıda ceza sahası çevresinde çok iyi duran toplar da kazandı bu sert müdahalelerden ama bunları biraz cömertçe harcadı. İlk yarı bu şekilde 0-0 bitti.
İkinci yarının başında Arjantin, Alvarez ile çok etkili iki pozisyon buldu. Pickford iyi kapattı. Maç aslında dengede giderken, İngiltere 55. dakikada kendi ceza sahasından Pickford ile başlayan hızlı atakta Gordon ile golü buldu.
Bu gol aslında Arjantin’in uyanış golü oldu.
Henüz bir dakika geçmemişti ki Simeone ile müthiş bir atak yakaladılar ama Spence çok güzel bir müdahaleyle tehlikeyi önledi. 68’de Messi’nin müthiş, adrese teslim ortasında İngiliz kaleci yine harika bir kurtarış yaptı. 75’te bu kez De Paul çok güzel kesti, Mac Allister’ın kafası direkten döndü. Bir dakika sonra yine benzer bir organizasyon geldi, bu kez top kalecide kaldı.
85’te Enzo Fernández çok iyi vurdu, Pickford parmaklarının ucuyla kornere çeldi. Ve o korner… Messi’nin organizasyon şefliğini üstlendiği o pozisyonda topu uygun pozisyondaki Fernández’in önüne bıraktı ve bu kez Enzo topu köşeye çok düzgün yolladı. Bu golle Arjantin nihayet maça dengeyi getirdi.
Sonra 90+2.
Mac Allister’ın şutu bu kez diğer direkten döndü. Dönen topu Messi aldı, sürdü, sağ ayağıyla harika şekilde içeri kesti ve topu Lautaro Martínez’in kafasına kondurdu. Arjantin böylece İngilizlerin fişini çekti.
Bu maç aslında tam Arjantin’in son yıllardaki turnuva karakterini gösteren maçlardan biri oldu. Çok parlak başlamıyorlar, zaman zaman geriliyorlar, savunmada açık veriyorlar, hatta maç ellerinden gidiyor gibi oluyor. Ama sonra bir yerden Messi çıkıyor, bir yerden takımın inadı çıkıyor, bir şekilde o maçın içinden geçip yollarına devam ediyorlar.
İngiltere açısından elbette acı bir veda oldu. Çünkü maçın büyük bölümünde planları iyi işledi. Pickford elinden geleni yaptı, Spence tercihi de büyük ölçüde mantıklı göründü. Ama Arjantin’i, hele Messi’li Arjantin’i, son düdük çalmadan bitirdim diyemiyorsun.
Messi yine her zamanki gibi oyunun aklıydı. Belki 25 yaşındaki gibi her pozisyonda üç kişiyi geçip kaleye gitmiyor, eskisi gibi çok kosamıyor ama artık başka bir şeye dönüştü. Bir pasla, bir dokunuşla, bir orta ile maçın kaderini değiştiren bir oyuncu. Bu yaşta, bu seviyede, bu baskı altında hâlâ takımının en iyisi olmak, oyunun en belirleyicisi olmak gerçekten inanılmaz.
Ve böylece finalin adı kondu: İspanya-Arjantin.
Üçüncülük Maçı: Fransa – İngiltere
Final maçına geçmeden önce, adettendir diyerek, aslında pek de bir anlamı olmayan üçüncülük maçına değinelim. Fransa ile İngiltere üçüncülük için karşılaşacak. Bu maçın bana kalırsa sadece istatistiksel bir anlamı var. İki takım da buraya üçüncü olmak için gelmedi sonuçta. İkisi de finali, kupayı, şampiyonluğu hayal ediyordu. Ama işte elenince insanı böyle garip bir teselli maçına çıkarıyorlar.
Mbappé oynarsa, 8 golle Messi ile eşit olduğu gol krallığında öne geçmek isteyecektir. Olise de 5 asistini biraz daha parlatmak isteyebilir. Harry Kane, Bellingham, Dembélé falan derken sahada yine çok büyük oyuncular olacak elbette. O yüzden “hiç izlenmez” diyemem. Ama maçın kendisi bana hâlâ acayip gereksiz geliyor. Birçok organizasyondan kaldırılmışken Dünya Kupası’nda hâlâ devam etmesi de biraz tuhaf. Finalin hemen öncesinde oynanan, kimsenin gerçekten istemediği cidden gereksiz maç.
Büyük Final: İspanya – Arjantin
Ve gelelim büyük finale.
Dünyanın en büyük spor organizasyonunun şampiyonunu belirleyecek o son maça. Bir tarafta son Dünya Kupası şampiyonu ve son Güney Amerika şampiyonu Arjantin. Diğer tarafta son Avrupa şampiyonu ve bu turnuvanın belki de en “ben buradayım” diyen takımı İspanya.
Bir tarafta 39 yaşında hâlâ turnuvaya damga vuran Lionel Messi. Diğer tarafta Barcelona’da Messi’nin ayak izlerini takip eden, henüz 19 yaşında olmasına rağmen şimdiden büyük bir yıldız olan Lamine Yamal.
Bir tarafta İspanyolların yeni şövalyesi Luis de la Fuente. Diğer tarafta Arjantin tarihinin en başarılı teknik adamı haline gelen Lionel Scaloni.
Bu finalin o kadar çok hikâyesi var ki, insan gerçekten “yok artık” diyor. Adeta scripted. Hatta bazen futbolun kendi senaristleri var da biz sadece izliyoruz gibi geliyor.
Mesela Lamine Yamal-Messi hikâyesi.
19 yıl önce Yamal henüz bebekken, UNICEF bir yardım organizasyonu için takvim çekimi yapıyor. Barcelona’dan Messi de o organizasyonda genç ve yükselen bir futbolcu olarak yer alıyor. Bebekler kura ile rastgele eşleştiriliyor. Messi’nin kucağına denk gelen bebek ise Lamine Yamal’ın ta kendisi.
Düşünsene. O gün Messi’nin kucağında küçücük bir bebek var. Kimse bilmiyor tabii, o bebeğin yıllar sonra La Masia’ya gireceğini, Barcelona altyapısında parlayacağını, daha 15-16 yaşında adını duyuracağını, Messi’nin ilk yıllarında giydiği o efsane 19 numaralı formayı sırtına geçireceğini. Ve sonra, 19 yıl sonra, Messi 39 yaşındayken, Yamal 19 yaşındayken, doğum günlerinin arasında sadece 19 gün varken, 19 Temmuz’da bu ikisinin Dünya Kupası finalinde karşı karşıya geleceğini. Gerçekten inanılır gibi değil.
Usta-çırak mı dersin, eski-yeni mi dersin, kral-varis mi dersin, Barcelona’nın geçmişi ve geleceği mi dersin… Hangi tarafından tutsan hikâye.
Bir de Messi’nin kariyeri boyunca Maradona’nın izlerini tuhaf şekilde takip etmesi var. Tanrı’nın eli golünün ve bütün sahayı çalımlayarak attığı o yüzyılın golünün ikiz kopyalarını yıllar önce La Liga’da atmıştı. Dünya Kupası hikâyelerinde de yine böyle garip benzer yankılar var. İngiltere’yi yine 2-1 geçmek mesela. Maradona’nın 1986’da İngiltere’ye yaptığı şeyden sonra, bu kez Messi’nin Arjantin’i İngiltere’yi son dakikalarda yıkıp finale çıkıyor.
Daha da ilginci, Maradona Napoli’de oynarken Arjantin-İtalya yarı finali oynanmıştı ve Napoli başta olmak üzere güneyli birçok İtalyan, Maradona hatırına Arjantin’i desteklemişti. Şimdi buna benzer bir şey de Barcelona tarafında yaşanabilir mi diye insan düşünmeden edemiyor. Katalan ve Barcelonalı futbolseverler için Messi sadece eski bir futbolcu değil; kulüp tarihinin en büyük figürü. Karşılarında kendi çocukları Yamal da var ama Messi de onların futbol hafızasının en büyük kahramanı.
Yani nereye baksan hikâye çıkıyor. Bir tarafta Barcelona’nın geçmişi, diğer tarafta geleceği. Bir tarafta Messi’nin son büyük dansı, diğer tarafta Yamal’ın belki de ilk büyük küresel imzası.
Üstelik sadece oyuncular değil, kenarda da ayrı bir hikâye var. De la Fuente, teknik direktörlük yolculuğunda Scaloni’nin hocası sayılabilecek isimlerden biri. Orada da ayrı bir usta-çırak ilişkisi var. Sahada Messi-Yamal, kenarda De la Fuente-Scaloni. Bu finali kim yazdıysa bayağı uğraşmış yani, helal olsun.
Maça gelirsek, kâğıt üzerinde İspanya yine favori. Bunu kabul etmek lazım. Turnuva boyunca en oturmuş, en sakin, en ne yaptığını bilen takım onlar gibi göründü. Ama bu bir final. Final maçlarında kâğıtlar biraz buruşturulup kenara atılır. Her şey olabilir.
Fransa-İspanya eşleşmesi öncesinde “Fransa’yı elerse elerse İspanya eler” demiştik. Benzer şekilde bu final için de şunu söylemek mümkün: İspanya’yı elerse elerse Arjantin eler.
Çünkü Arjantin de çok iyi bir takım. Belki İspanya kadar pürüzsüz değil, belki onlar kadar sistemli ve genç değil ama müthiş bir kenetlenme var. Turnuva boyunca yalpaladıkları anlar oldu, savunmada SOS verdikleri dakikalar oldu, hatta bazı maçlarda “tamam gidiyor galiba” dedirttiler. Ama bir şekilde oradan çıktılar. Çünkü bu takımın bir karakteri var. Bir inadının olduğu çok belli.
İspanya’nın yetenek kalitesi çok yüksek. Daha gençler, daha hızlılar, geri koşuları daha diri. Rodri-Olmo-Ruiz orta sahası muazzam işliyor. Yamal gibi muhtemelen bugünün en özel futbolcularından birine sahipler. Kenardan gelen oyuncuları bile maç çevirebiliyor.
Ama Arjantin’in de başka bir şeyi var: coşkusu. O Arjantin ateşi. Bir de tabii Messi.
İspanya’da bugünün en iyi futbolcularından biri olma yolunda yürüyen Lamine Yamal varsa, Arjantin’de gelmiş geçmiş en büyük futbolcu Messi var. İspanya’da Rodri-Olmo-Ruiz gibi çok güçlü bir orta saha varsa, Arjantin’de Paredes, Enzo ve Mac Allister gibi kavga etmeyi bilen, topa da basabilen, gerektiğinde çamura da yatabilen bir üçlü var. İspanya sistemse, Arjantin biraz duygu. İspanya akılsa, Arjantin biraz tutku. Final de zaten çoğu zaman bu ikisinin kavgası değil mi?
Ben yine yüzde 55-45 İspanya favori diyorum. Ama final olduğu için bu oranların da çok anlamı yok. Bir erken gol, bir kart, bir Messi pası, bir Yamal sihri, bir Dibu Martínez kurtarışı, bir Rodri şutu… Her şey bir anda değişebilir.
Umarım Messi son dansını yapar. Umarım bu dünyanın en büyük kupasını, kendi ismine ve kariyerine yakışır şekilde, Arjantin adına ikinci kez kaldırmayı başarır. Çünkü bazı hikâyeler vardır, bitmesini istemezsin. Ama bitecekse de böyle bitsin istersin.