20.04.2026

Bahara ulaşmak

düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için, çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum
ne kadar çok öldük yaşamak için.
onat kutlar

18.04.2026

Capharnaüm (2018)

Ortadoğu’dan bu kez Beyrut çıkışlı bir film. Yine başrolde bir çocuk var. Film, 12 yaşındaki kahramanımızın kelepçeli halde polisler eşliğinde mahkemeye getirilişiyle başlıyor. Bir suç işlediğini biliyoruz, ama asıl çarpıcı olan çocugun burada anne babasından şikayetçi olmasi: “Beni neden dünyaya getirdiniz?". Sonra, olayların buraya nasıl geldiğini adım adım öğreniyoruz.

Filmin özellikle ilk yarısını çok sevdim. Görüntüler, atmosfer, karakterlerin sunuluş biçimi, olayların gelişimi... Her şey oldukça doğal, akıcı ve abartıya kaçmadan normal ilerliyor. Ancak sonlara doğru film, hikaye anlatmaktan çok mesaj verme görevini ustlenmeye basliyor. Ve bunu biraz aptala anlatir gibi, fazla açıklayarak yapıyor. Seyirciye bırakmadan, neredeyse parmak sallayarak yapiyor bunu. Filmin can sıktıgı yer de bence tam burası. Mesela bir önceki post'taki Khane-ye Doust Kodjast? filminde Abbas Kiarostami son derece sade bir olay üzerinden, hiç bağırmadan, rahatsız etmeden ama içten içe insanı sarsarak mesajını veriyordu. Bu filmde Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki aynı dengeyi kuramamış gibi geldi bana. Söylemek istediği şeyler haklı, önemli ve değerli; ama anlatım biçimi yer yer fazla didaktikleşiyor.

Yine de kötü bir film değil, aksine güçlü yanları çok fazla. Özellikle ilk yarısı gerçekten etkileyici. Çocuk oyuncu Zain oldukça iyi oynuyor rolunu. Zaten bir anlamda kendisini oynamış sayılır; kendisi Suriyeli bir mülteciymiş. Bu da performansına ayrı bir gerçeklik katmış. Etiyopyalı göçmeni canlandıran oyuncuyu da çok başarılı buldum. Buna karşılık Zain’in anne ve baba rollerindeki oyuncular beni aynı ölçüde ikna etmedi. Neticede film; savaşın, yoksulluğun, düzensizliğin ve toplumsal çöküşün en ağır faturasını yine çocukların ve kadınların ödediğini anlatıyor. Film notum: 7/10.

Khane-ye doust kodjast? (1987)

Farsça’nın ortak kelimeler ile biraz Zazaca’yı andırması, filmde anlatılan toplumun sosyolojisinin büyüdüğüm çevreye benzemesi, üstüne bir de köyde geçmiş çocukluğum eklenince; bu yazıya konu olan filmde kendimden parçalar gördüm açıkçası. Bazı filmler hikâye anlatmaz sadece, insanın hafızasında unuttuğunu sandığı duyguların kapağını aralar. Bu film de biraz öyle.

Filmin konusu oldukça sade: 8 yaşındaki Ahmed, yanlışlıkla sınıf arkadaşı Mohammed’in defterini alıyor. Defteri ona geri ulaştırmak için büyük bir çabaya girişiyor. Çünkü defterini getirmezse, arkadaşının sert ve anlayışsız öğretmeni tarafından ciddi şekilde cezalandırılacağını biliyor. Film, bir çocuğun küçücük bir iyiliği yerine getirmek için verdiği mücadele üzerine kurulu. Zaten büyük sinema da çoğu zaman küçük meselelerden çıkar.

Film çok sade, basit ama bir o kadar da içine çeken bir yapıya sahip. Özellikle dikkatimi çeken şey, 8 yaşındaki kahramanımızın hiçbir yetişkin tarafından ciddiye alınmaması oldu. İzlerken insanın canı sıkılıyor. Çünkü çocuk bir şey anlatmaya çalışıyor, derdini duyurmaya uğraşıyor ama kimse gerçekten dinlemiyor. Yetiştigim yerde de çocukluğumda da buna benzer bir hava vardı açıkçası. Büyükler konuşur, küçükler susardı. Konuşsa bile sesi pek duyulmazdı. Bir diğer can sıkıcı nokta da köy öğretmeninin katı, anlayışsız ve ezbere otoriter tavrıydı. Çocuk terbiyesiyle ilgisi olmayan, korku üzerinden düzen kurmaya çalışan o eski tip figürlerden biri. Buna karşılık Ahmed’in arkadaşı için gösterdiği çaba ise dostluğun en saf, en temiz, en hesapsız halini yansıtıyor. Filmin iç ısıtan tarafı da burada zaten.

Abbas Kiarostami’nin, tıpkı Tarkovsky gibi, Nuri Bilge Ceylan üzerinde etkisi olduğunu düşünmemek zor. Özellikle çocuğun yaşlı adamla köy yollarında yürüdüğü sahneler, rüzgârın sesi, kapı gıcırtıları, kediler, köpekler, köyün doğal uğultusu... Bana Bir Zamanlar Anadolu’da atmosferinden esintiler taşıyor gibi geldi. Sessizlikle konuşan sinema diyelim.

Film 80 dakika sürüyor. Daha uzun olsa muhtemelen sıkabilirdi. Tam kararında bırakılmış.. Film notum: 7/10.

10.11.2024

Rashomon (1950)

Bugün 10 Kasım, Atamızın bedenen aramızdan ayrılışının 86. yılı. Onu her daim hatırlıyor, saygı, sevgi ve şükranla anıyoruz.

Başlıktaki filme gelirsek; özellikle 1970 öncesi filmleri izlemek zaman zaman zorlayıcı ve açıkçası sıkıcı olabiliyor. Ancak bazı klasikler var ki, merak eder ve izlersiniz. Akira Kurosawa'nın bu filmi de tam olarak o filmlerden biri. Kurosawa'ya uluslararası ün kazandıran ve Japon sinemasını dünyaya tanıtan bu yapım, aynı zamanda sinema tarihinde ilk kez kameranın doğrudan güneşe çevrildiği bir film olma özelliğini taşıyor.

Filmde, genç bir gelinin tecavüze uğraması ve samuray eşinin öldürülmesi olayı, dört farklı bakış açısından anlatılıyor: olayın faili olan haydutun, genç kadının, ölen kocanın hayaletinin ve sonradan öğreniyoruz ki, olaya tanık olan bir oduncunun gözünden. Filmin ana teması, "İnsanlar bencildir ve gerçekler, olaylara bireylerin kendi bakış açılarıyla yaklaşması ve kendi süzgeçlerinden geçirmeleri neticesinde eğilip bükülür," şeklinde özetlenebilir.

Dönemin zorlu koşulları, özellikle atom bombası yemiş bir devlet olarak Japonya'nın yaşadığı acılar, Kurosawa'nın bu tür karamsar temalara yönelmesine neden olmuş. Ancak filmin tamamen karanlık bir yapım olduğunu da söyleyemeyiz; umut da var. Kameranın zaman zaman ışığa, güneşe dönmesi, umuda tutunma çabasını simgeliyor. Nitekim film de umut ile sonlanıyor.

Bu aralar ülkemizde gündem olan Narin Güran davasını ve verilen ifadeleri düşündüğümde, filmin teması daha da bir anlam kazanıyor. Neredeyse asırlık bir filmin hâlâ güncel, çarpıcı ve geçerli olması, sanatın zamanı aşan gücünü gösteriyor. Film notum: 7/10.

29.10.2024

Yume (1990)

Japon ve dünya sinemasının en önemli figürlerinden biri olan Akira Kurosawa'nın 'Yume', yani Türkçe ismiyle 'Rüyalar' filmi, isminden de anlaşılacağı gibi rüyaları konu ediniyor. Filmde, her biri kısa öykü tadında, ilginç birkaç kısa film izliyoruz. Ikisi hariç, tümü Kurosawa’nın korkularını ve dramlarını ele alıyor. Her bir öyküde, izleyiciye güzel mesajlar sunuluyor. 'The Tunnel' ve 'The Blizzard' sanırım en sevdiğim iki öyküsü oldu, ancak hepsini bir solukta izlemek istiyor insan.

Film, bana insanların aslında ne kadar benzer olduğunu düşündürdü; kültürümüz, dilimiz, inançlarımız, coğrafyamız farklı olsa da, korkularımız, kaygılarımız, sevinçlerimiz, hayallerimiz ve rüyalarımız birbirine ne kadar da benziyor. 'The Tunnel'ı izlerken, çocukluğumda büyük büyük babaannemin anlattığı cihan harbi ve kurtuluş mücadelesi hikayeleri, şehitlikler üzerine anlatilan rüyalar ve öyküler aklıma geldi.

Film notum: 8/10.

21.10.2024

Perfect Days (2023)

'Perfect Days', ünlü Alman yönetmen Wim Wenders’in yönettiği bir Tokyo filmi. Wenders’in belgesel-film tarzında sevdiğim yapımlarından biri olan 'The Salt of the Earth' gibi, bu filmde de çok az diyalog var, ancak karakter odaklı olması açısından ondan oldukça farklı. Film, 50’lerinin sonlarında ya da 60’larının başlarında gibi görünen, tuvalet temizlikçisi Hirayama’nın hayatına odaklanıyor.

Hirayama her gün aynı rutinle güne başlıyor: Sabah çok erken kalkıyor, kahvesini alıp arabasına biniyor ve Tokyo’nun çeşitli yerlerindeki tuvaletleri temizlemeye gidiyor. Ama ne temizlik! Adam, bu işi adeta aşkla yapıyor. Günün sonunda ise bir onsen’e gidip güzelce yıkanıyor, ardından bir bara uğrayıp akşam yemeğini yiyor ve en sonunda yalnız yaşadığı iki katlı, sade ama eski evine dönüp biraz kitap okuduktan sonra uyuyor. Bu arada arabasında sürekli 70'lerden güzel müzikler, Rolling Stones, The Kinks, Van Morrison gibi isimleri kasetlerden dinliyor.

Hirayama'nın hayatı dışarıdan sıradan görünebilir, ancak derinlere indikçe çok daha katmanlı biri olduğunu fark ediyoruz. Entelektüel bir yapısı var, sanatı ve okumayı seviyor. Hayatı yaşamış, insanlara ve çevresine bakarak huzur bulan biri. Ağaca, güneşe gülümseyerek bakışı, onu adeta 'Ferrarisini tuvalet işine satmış' biri gibi gösteriyor. Zaten yaşadığı semt de Tokyo’nun en pahalı bölgelerinden biri (tabi izleyici bilmiyor, ben biliyorum ;)). Filmin ikinci yarısında evinden kaçan yeğeni yanına gelince, Hirayama’nın geçmişte ailesiyle sorunlar yaşadığını ve kendisini izole ettiğini anlıyoruz. Sonradan gözyaşlarına boğulması, karakterimizin büyük bir derdi olduğunu açıkça gösteriyor.

Film, başı sonu belli olmayan bir hayatın tam ortasında, kıyıda köşede kalmış bir karakter üzerinden bize aslında hayatı sorgulatıyor. Yalnız yaşayan, ailesiyle arasında binlerce kilometre mesafe koymuş biri olarak, bu hikaye beni derinden etkiledi. Özellikle gecenin sessizliğiyle izleyince adeta bir bıçak gibi hissettim. Aslında bu film hakkında yazacak çok şey var ama yarın sabah iş var, bu yüzden burada yazımı sonlandırmam gerekiyor. Bu oldukça rahatsız edici ama bir o kadar da düşündürücü filmi izlemenizi tavsiye ederim. İlginç bir hikaye sunuyor.

Film Oscar’a aday gösterilmiş ve birçok uluslararası ödül kazanmış. Başroldeki Koji Yakusho’yu daha önce 'Tanpopo'dan hatırlıyoruz, orada genç ve bambaşka bir karakterdi. Bu filmde ise muhteşem bir oyunculuk sergilemiş ve vermek istediklerini seyirciye başarıyla aktarmış. Bence film, bize bir anlamda ayna tutuyor. Film notum: 7/10.

19.10.2024

Cha no aji (2004)

Dün gece, Oya ile birlikte izleme niyetiyle başladık, ama o daha filmin başlarında uyudu. Zaten saat de hayli geç olmuştu. Bugün, bu saatlerde filmi tamamladım. Japonya'nın neredeyse her köşesini gezmiş ve özellikle kırsal bölgelerine hayran biri olarak, filmin sunduğu görselliği beğenmemek mümkün değil. Doğa manzaraları gerçekten büyüleyici.. Filmde birçok soyut öğe kullanılmış, müzikleri ve doğanın güzellikleriyle birleşince ortaya mistik bir hava çıkmış. Kafası biraz 'kırık' tipler, kawaii çocuklar, sıradışı Japon karakterler, harika doğa manzaraları ve tuhaf ama etkileyici bir müzikle birleşen film, naif, eğlenceli, huzurlu ve dingin bir yapıya bürünmüş. Filmi biraz da, çok sevdiğim Emir Kusturica’nın 'Arizona Dream'ine benzettim. Paralel evrendeki Japon versiyonu diyelim. Zaten Japonya da başlı başına bir paralel evren sayılır.

Filmin Türkçe'ye çevrilen ismi 'Çayın Tadı'. İzledikten sonra insanda, bir fincan çay içtikten sonra gelen o huzurlu his gibi farklı bir dinginlik bırakıyor. Film notum: 7/10.

16.03.2024

Soshite chichi ni naru (2013)

Bu tempo ile Koreeda Hirokazu'nun filmografisini tamamlayacağım gibi görünüyor. Listemdeki, konusu itibarıyla oldukça ilgi çekici 'Soshite chichi ni naru' (Babam Olacak Adam), derin bir psikolojik drama dalış yapıyor. Bir çocuğu altı yaşına kadar büyütüyorsunuz; onun geleceği için temeller atıyor, onunla gülüyor, onunla birlikte yaşamın tadını çıkarıyorsunuz. Sonra bir gün öğreniyorsunuz ki, hastanede bebekken karıştırılmış; biyolojik olarak başka birinin çocuğu sizinle, ve sizin biyolojik çocuğunuz da başka bir aile tarafından büyütülüyor. Sunulan koşullar, yaşam tarzları ne kadar farklı ya da benzer olursa olsun, bu durumun yarattığı duygusal karmaşa tartışılmaz.

Film, Cannes Film Festivali'nde en iyi film ödülünü kazanmasa da, jüri özel ödülüne layık görülüyor ve kesinlikle izlenmesi gereken, oldukça etkileyici bir film. Film notum: 8/10

4.02.2024

Hotaru no haka (1988)

Oppenheimer filminin Japonya'da vizyona girmemiş olması, başlı başına merakımı kabartan bir detaydı. Nihayet bir şekilde izleme fırsatı buldum, ancak beklediğim kadar etkileyici bulmadığımı itiraf etmeliyim. Oppenheimer'dan sonra, İkinci Dünya Savaşı'nı mağlup bir milletin gözünden gözlemlemek amacıyla başlıktaki filmi izledim. 'Mağlup bir göz' derken, benzer bir yaklaşımla 'Im Westen nichts Neues' (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok) filmini de izlemiştim; o film de, Birinci Dünya Savaşı'na Alman perspektifinden bakan etkileyici bir yapımdı.

Film, Reza'nın önerdiği film listesinde yer alıyordu ve 1988 yapımı, ünlü Studio Ghibli animasyonlarından biriydi. Konusunu Japon yazar Akiyuki Nosaka'nın otobiyografik ve kısmen kurgusal hikayesinden alan film, yönetmen Isao Takahata'nın yetenekli ellerinde muhteşem bir dramaya dönüşüyor. Bir ağabey ile kardeşinin savaş sırasında hayatta kalma mücadelesini konu edinen film, Türkiye'deki 'Canım Kardeşim' filmini andıran, oldukça dramatik ve başarılı bir animasyon. Film için notum: 8/10.

21.01.2024

Tampopo (1985)

Dün gece, yani Cumartesi'yi Pazar'a bağlayan gecede biraz aç olduğum halde saat geç olduğu için yemek yemek istemediğim bir anda bu filmi, 'Tanpopo'yu izledim. Temamiz bu kez, yemek ve daha spesifik olarak ramen üzerine odaklanan eğlenceli ve akıllıca kurgulanmış bir kara komedi. Film, birbirinden bağımsız hikâyeler içerse de, ana konu bir ramen dükkanı işleten kadın ve ona yardım eden bir grup adam etrafında dönüyor.

1985 yapımı olmasına rağmen, sanki günümüzde çekilmiş gibi taze bir havası var. "Japonya, 80'leri ve 90'ları dünyanın geri kalanının 2000'leri gibi yaşadı, ama sonra orada takılıp kaldı" sözü boşuna söylenmemiş. Bu bağlamda, 80'lerin Tokyo'sunu biraz da olsa görmek gerçekten harikaydı. Filmde, yemek ve sevişme kültürlerini birleştiren paralel bir öykü ise, George Costanza'nın bu konudaki ünlü çabasını akıllara getiriyor.

Film müzikleri, 'Amelie' filmi kadar büyüleyici olsaydi, "Japon sinemasının Amelie'si" diyebileceğim kadar sıcak ve samimi bir yapım diyecektim. Ayrıca, Japon sinemasının efsanevi oyuncularından Ken Watanabe'nin erken dönem oyunculuguna tanıklık etmek, filmin bir başka güzel yanı. Kişisel olarak pek ramen sevmesem de, filmi izledikten sonra arkadaşımla "bugün ramen yiyeceğiz" diye karar verdik. Ve işte bu satırları, Ginza'da akşam yemeği olarak harika bir ramen yedikten sonra evime dönmüş olarak yazıyorum. Film notum: 8/10.