31.12.2022

Neden Kuzey Kore ve Guney Kore hala birlesmediler?

Ikinci dunya savasi sonrasi Almanya dogu-bati seklinde ayrildi ama sonra SSCB'nin dagilmasiyla birlestiler. Benzer sekilde Vietnam kuzey ve guney seklinde bolunmus sonrasinda birlesmislerdi. SSCB'nin dagilmasiyla bir suru devlet ortaya cikti, Yugoslavya ve sonrasinda onun parcalanmasiyla bagimsizliklarini kazanan devletler oldu. Ancak 1945 yilina kadar tek bir devlet olan, kardeslerin birinin sinirin bir otesinde digerinin diger otesinde kaldigi Kuzey-Guney Kore devletleri neden birlesmediler? Soruyu genc bir bilgeye sorduk, bilgedir bilir diye. "Ibneler alevi-sunni ayrimi yapiyor" diye geyige vurdu, pic. Neticede wikiden uzun sure bakinca soruma iyi kotu bir cevap aldim gibi. Burada da dursun.

Kore 1910'dan 1945'e kadar Japonlarin hegemonyasında ve halki bir nevi kolelestiriliyor. ABD baskani Roosevelt ve Ingiltere basbakani Churchill Kore'nin tekrar bagimsiz olmalarini destekler, Cin ve Sovyetler de hemfikir olur. Roosevelt, Kore'nin tekrar kendilerini idare edebilecegi bir duruma gelmelerine kadarki surecte bunlara vekalet etmek istedigini soyler. Nedeni ise kolelestirilen toplumun kendi kendisini yonetebilecek durumda olmadigidir ve bir sure bu korunmaya ihtiyac duydugudur. Diger gucler ve ozellikle Stalin karsi cikar. Bu yuzden yine Roosevelt kendi birliklerinin guneyde, Sovyetlerin de kuzeyde, Kore'nin tekrar kendilerini yonetecek guce erisinceye kadar vekalet etmelerini onerir ve bu onerisi kabul edilir. Stalin bu surenin cok uzun olmamasini da onerir. Roosevelt öldükten sonra kuzeyde Sovyetler iyice yerlesir ve güneye doğru hızlıca ilerlerler. Amerika'nin gozu korkar ve neticede 38. paralelden ulkeyi bolmeyi kararlastirirlar. Bunu yaparken de tek bir Koreliye de danışmadan karar alıyorlar. 16 milyon guneyli ve 9 milyon kuzeyli diye boluyorlar bunlari. Kuzeydeki otorite, sert bir toprak reformu yapiyor ve Japonlar ile onlarin isbirlikcileri olan Korelilere ait topraklari alip fakir koylulerle paylasiyorlar. Dolayisiyla eski sinif zincirini bozuyorlar. Eski toprak sahiplerinin de ancak esit oranda toprak sahibi olabileceklerini soyluyorlar. Bunlarin iktidara gelmelerini onleyecek tedbirler alarak guc tasfiyesi yapıyorlar. Dolayisila bu zenginlerin de cogu kuzeyden guneye kaciyor. Guneyde bazilarina hukumette gorev bile veriliyor. Bu arada kuzey ve guneyin soyle bir farki da varmis; Japonlar agir sanayiyi kuzeye, tarim ve hizmet sektorunu ise guneyde konumlandirmis isgal yillarinda. Dolayisiyla bu ikisinin birbirlerinden ayri olmasi, ayri ayri toparlanmalarini oldukca guclestirmis. Guneye yerlesen ABD, official dili de Ingilizce yapmis. ABD’nin atadığı vekil yonetici askeri tabanli olup politikadan pek anlamadigi icin, güneyde isler cok daha karmasik ve kaotik olmus (ittifak guclerinin Japonyada daha makul bir yonetimi olmus mesela). Bu arada Japonlar, Kore'den ayrilmadan solcu bagimsizligi savunan politikacilara gucu devredip oyle çekiliyorlarmış. Bunlar kuzey-guney ayrimina karsi çıkıyor ve tam bagimsizligi savunuyorlar. Kuzeyde Komunist Parti yetkilileri ise Sovyetlerin etkisinden oturu bagimsizliktan ziyade manda yonetimini savunuyormuş. Kuzeyli bir suikastci, guneyde tam bagimsiz tek bir kore iddiasini paylasan lider politikaciya suikast yapip oldurur(aşırı solcu silahlı eylemi). Ilginc olan bu öldürülen kisiyi, Sovyetler ABD'ye "biz cekilelim bu herif Kore'yi yonetsin" diye teklif ediyor daha once ve ABD reddediyor bu öneriyi. Yani kuzeyin makul görebileceği biridir bu ayni zamanda. Neyse, sonrasinda kuzey-guney sinir gecislerine kisitlamalar getiriliyor. Bu sirada sovyetler yine "biz cekilelim, Koreliler karar versin yonetimlerine" teklifini yapiyor ama kabul edilmiyor.

1947'de Birlesmis Milletler, yabanci guclerin cekilmesi ve secim yapilarak Korelilerin kendi kaderlerini tayin etmelerini onerir ama bunu da Sovyetler adil bir secim garanti edilmez gerekcesi ile reddeder. Bu oneriyi guney icin kabul ederler ve Sovyetlerden bagimsiz, guney kesimi icin secimle hukumet belirleme karari verilir. Bircok Koreli, bunun Kore'nin bolunmesi demek oldugunun farkinda ve siddetle bu karara karsi çıkarlar. Guneyli askeri gucler buna karsi çıkanları sert bir sekilde bastirir ve binlerce kisi öldürülür. Dolayisiyla bu daha sonraki kuzey-guney savasina kadar giderek artan gerilime sebep olur. 1948'de kuzeyli ve guneyli bağımsızlığı savunan kisiler tarafindan kuzeydeki Pyongyang sehrinde (Seoul'dan sonra en buyuk ikinci sehir) bir kongre duzenlenir. Katilimcilar, guneydeki secimlere karsilar ve bağımsız tek bir Kore'yi savunuyorlar. Hem kuzey hem de guneyden politikacilar katilir. Guney rejimi bunlari kinar. Sonraki yil konferansa katilan Guneyli lider suikast ile oldurulur. Bu kongreden bir ay sonra 1948'de guneyde secim yapilir. ABD destekli koreli bir lider, muhaliflerin protestolarina ragmen ve onca siddete ragmen ilk baskan olarak secilir ve ABD gucu buna biraktigini soyler. Kuzey ise buna karsi bugunku baskanin dedesi olan Kim Song-ju'yu ilk baskanlari olarak ilan eder. Daha sonra BM, guneydeki hukumeti "Kore'nin tek yasal varisi" ilan eder. Tabi hicbir uye ulke, secimin mesru bir parlamentoda olduguna ikna olmaz. Guneyde sular durmaz, isyanlar olur, binlerce muhalif komunist diye katledilir. Kuzey-guney gerilimi 1950'ye kadar gittikce artar, catismalar ve siddet bitmez. Nihayet 1950'de Kuzey kesim, guneyi istila etmeye baslar ve boylece buyuk Kore ic savasi baslamis olur. Kuzey kesimi, askeri olarak aslında daha güçlü, kuzeyin lideri de zamanında Japonlara karşı başarılı gerilla savaşı vermiş. Bunlar, kısa süre sonra güneyi kontrol altına alıp birleştirmeyi düşünüyorlar/hayal ediyorlar. Tabi ABD durmaz ve ABD liderliğinde BM yardima asker gonderir. O donem Adnan Menderes hukumeti de meclise danismadan asker gonderme kararini veriyor (meclise sormadan tek başına karar vermek birilerini hatırlatıyor ama kim acaba ¿). Kuzey güçleri, bütün Kore sahanlığını birlestirmeyi istedikleri icin ABDli ittifak gucleri gelene kadar, guneyin yuzde 90'nini kontrol altina aliyor. ABD ve BM gucleri mudahil olunca durum degisiyor. Bu sefer guney, kuzeyi de kendi rejimi altinda birlestirme doktrinini yayinliyor. Guney ve ittifak gucleri, tarafsiz sinir bolgesini gecince olaya Cin de karisiyor. Cin gucleri ABD'yi yine guneye cekiyor. 1951'de ateskes saglaniyor ama guney rejimi, kuzeyi kendi catisi altina alana kadar savasi surdurmeyi savunuyor. 1954'de Cenevre'de konferans duzenleniyor, bircok uyenin cabalarina ragmen birlestirme karari cikmiyor. Sinirda gozlemci birkac ulke gozetiminde tarafsiz bir hudut oluyor ve gunumuze kadar bu ayrilik bu sekilde geliyor.

1972'de gizli, masaaltindan bariscil bir birlesme icin iki ulke baskentlerinde gorusmeler gerceklestiriliyor. Birlesmeye dis guclerin dahlini kesin bir sekilde reddediyorlar, bazi boyle kurallar belirliyorlar. Ara ara görüşmeler oluyor ama sürekli sekteye uğruyor bu gorusmeler, çatışmalar misillemeler oluyor sürekli. Hatta Vietnam savaşı başlayınca, Güney rejimi 350 bin asker gönderiyor ABD ittifakına destek çıksın diye, ki bu cok buyuk bir sayı. Kuzey ise Vietnamlı savaşçılara ülkelerinde gerilla taktiklerini ve savaş eğitimini veriyor. Dolayısıyla bunlar farklı eksenlerde sürekli çatışıyor, karşı karşıya geliyorlar.
2000 yilinda bu iki ulkeyi birlestirme projesi yeniden baslatiliyor. Kuzeyden ve guneyden ayri kalmis aileler bir araya gelip konusuyorlar. Gorusmeler hem Pyongyang hem de Seoul'da gerceklestirilmis. Kuzey federatif bir yapi oneriyor, guney commonwealth tarzi birsey oneriyor. Sonra 2007'de bir daha gorusmelere devam ediliyor. Olimpiyat seremonilerinde (2000-2004-2006) tek bir Kore yuruyusleri oluyor. Hatta 2008'de birlesik Kore takimi olusturmak istiyorlar ama detaylardan oturu gerceklestirilmiyor. 2018 kis olimpiyatlarinda ortak bir kadin buz hokeyi takimi yarisiyor. 2018 Kore kis olimpiyatlarina Kuzey Kore de katiliyor ve birlesme yonunde sicak iliskiler kurulmaya devam ediliyor. 2019'da Guney Kore lideri hedef 2045'e kadar birlesmek diyor (Güney Kore’nın bir önceki başkanı bu anlamda daha istekli anladığım kadarıyla, geçtiğimiz Mayıs’ta koltuğu devrettiği yeni başkan gerilimi tırmandıracak öneri ile geldi gelir gelmez. ABD’den Kuzey Kore tehlikesinden dolayı güneyde nükleer güç kurmalarını istedi. Cin ve Japonya karşı çıktı, ABD kabul etmedi).
Su an iliskiler yine gergin gibi, aslinda bu birlesme cabalari olurken ortami gerecek olaylar da sürekli oluyordu (guneyli bir aktivistin tutsak edilmesi, tartismali bir guney gemisinin batirilmasi olayi (46 kisi ölmüs), birçok kişinin öldüğü topcu catismasi gibi sürekli birbirlerini pataklıyorlar) Ote yandan guneyli halk arasinda bu birlesmeye dair suphe ve destek gittikce dusuyormus. 90'larda yuzde 80’i birlesmeyi savunurken, 2010'lu yillarda bu destek yuzde 56'ya kadar dusmus. Ozellikle gencler arasinda birlesme destegi oldukca dusukmus. Mesela 2017'de bir ankette genclerin yuzde 72'si birlesmeye gereksiz demis ve ekonomik kaygilarini soylemisler. Hatta 20'li genclerin yarisi kuzeylileri dusman olarak gorduklerini soylemisler. Bu arada 2000'lerde soyle ilginc bir sey de yasaniyor. Guneyin basinda Kim Dae-jung denen aktivist bariscil bir lider, ki kendisi Kuzey'le ve Japonya'yla olan bariscil iliskilerinden otoru nobel baris odulu almis. 2001'de baskan Trump'la gorusuyor. Donuste bu gorusme icin 'utanc verici' deyip baskan Bush'un Kuzey'e olan yaklasimindan oturu, ozelden Bush'a epey bir saydiriyor (Bush Kuzey Kore icin seytan ekseni diyor. Seytan ekseni tanımıni, 11 Eylül saldırı sonrası Irak, Iran ve Kuzey Kore için kullanıyor). O ara da Kuzeyli lider Seoul'a davet edilmis, baris/birlesme gorusmeleri olacak. Bu yasananlarla birlikte, Kuzeyli lider gorusmeyi iptal edip, ulkesindeki nukleer gozlemcileri olan BM mufettislerini ulkesinden kovuyor ve nukleer programina yeniden basliyor ve Kuzey Kore 2005'de nukleer bir guc oldugunu dunyaya ilan ediyor. Butun bunlarin fitilini boylece baskan Bush ateslemis oluyor.

Simdi gelelim Kore durumunun Almanya ile farkina. Gorulecegi uzere Kore'de 1950'de buyuk bir ic savas oluyor ve dis gucler de karisip birbirlerini biciyorlar. Milyonlarca kişi ölüyor. Bu, toplumda buyuk bir ayrisma yapiyor haliyle. Almanya'da ise boyle bir durum yok. Dogu Almanya'da Sovyet askerleri 1989'a kadar varmış. Oysa Kore'de oyle bir durum yok. Iki bolge, emperyalist buyuk gucler tarafindan paylasiliyor once. Sonra kendi haline birakiliyor, gonullu bir ayrilma var. Hatta diğer ülkeler birleşmelerini istiyor gibi anladığım kadarıyla. Mesela Sovyetler kuzeye epey yardım yapıyormuş, Cin de öyle. Sovyetler dağıldıktan sonra kuzeyin ekonomi iyice dagilmaya başlamış. Zaten ondan sonra güneyin ekonomi de şaha kalkıyor. Aradaki makas iyice açılıyor, bir sürü kuzeyli sınırdan geçmeye çalışıyor. Ote yandan Cin de Kuzeyin şımarık tavırlarından sıkılmış duruma geliyor. Zaten Cin ve Güney Kore ilişkileri de 1990’dan sonra gelişmeye başlıyor (o zamana kadar birbirlerini tanımıyorlar. Cin için Kuzey Kore; Güney Kore için ise Tayvan vardı o zamana kadar). Almanya’daki duruma gore diger bir durum olarak, Avrupa-Asya kulturel geleneksel yaklasimlar, problem cozme, olaylara bakistaki farkliliklar vs de eklenebilir. Yine Dogu-Bati Almanya arasindaki ekonomik farki, gecikmis Kore birlesmesine gore oldukca daha azdir. Kore durumunda ucurum bir fark varken, Almanya'da fark bu denli degildi birlestiklerinde. Ayrica nufus farkinda da Almanya avantajli idi. Oran olarak Dogu Alman nufusu Bati'ya gore cok daha azdi. Simdi oyle bir fark yok Kuzey-Guney Kore arasinda. Yaklasik iki kati gibi su an guneyin nufusu kuzeye gore.
Sonuc olarak bu iki birlesir mi bilinmez ama eger birlesirlerse, Asya'da muthis bir guc olur. Nufusu, topragi, kaynaklari, teknolojisi ile Japonlari kolaylikla geride birakirlar. Hatta guneyin bir onceki baskani da bundan oturu ve Japonya ile iliskiler son yillarda kotulestigi icin, olasi bir birlesmeyi ekonomik acidan da gerekli ve onemli buluyormus.

21.12.2022

Vamos Argentina: Son Tango


Ne izledik boyle, ne dunya kupasi oldu ama! 98 dunya kupasindan bu yana iyi kotu dunya kupalarini takip ediyorum. 98'de orta1'iz tabi, yaz geliyor yurttan ayrilacagiz, tahminlerimizi yurdun bahcesindeki betona, keresteye kazitip olumsuzlestirmeye calisiyoruz. Sosyal medya filan olmayan yillar tabi, biz de tam anlamiyla bebeyiz. Cok bildigimden takip ettigimden oturu degil, ama cocukluktan gelen sikca duydugumuz Maradona efsanesinden oturu, Maradona'nin takimi Arjantin benim tahminimdi hatirliyorum. Sonraki turnuvada artik liseyiz, haftasonu sabahin koru kalkip Arjantin-Nijerya macini ve Fenerle anlasan Ortega'yi izledigimi hatirliyorum. Sonra Messi efsanesi basladi, Arjantin adina dunya kupasi umutlari hic olmadigi kadar yukseldi. 2006'da muhtesem cocuk Messi'nin oynatilmamasi koc Pekerman'in ayibi. 2010 Messi'nin firtina gibi estigi prime donemine denk gelen kupaydi ve tahminlerimiz burada duruyor. Arjantin'in dunyanin en iyi oyuncusunun prime donemine bugunku kadrodan cok daha iyisi ile denk geldigi o doneminde, kagit uzerindeki avantajlarindan oturu yari final yapar tahminini, yetersiz bir Maradona teknik ekibinden oturu yapiyoruz. Bugunku teknik ekip olsa kupanin en buyuk favorilerinden biri olurlardi. Yazik etti cidden Maradona o turnuvadaki potansiyele. 2014'de Messi hala en iyisi ve bundan oturu favorimiz yine. Ama Arjantin yine saglam duran bir ekip gibi durmuyordu. Ona ragmen firtinalar estiren Almanya ile finalde dise dis bir mucadele neticesinde uzatmalarda golu yiyip ikincilikle yetiniyorlardi. Ortasahasi olmayan, defansi kalecisi vasatustu olan, o Arjantin'e bu bile buyuk basariydi acikcasi. Yine de Higuain ve Palacio'nun kacirdigi iki buyuk firsat degerlendirilse kupayi alacaklardi belki. 2018'de gruplardan sonra ilk rauntta, turnuvanin sampiyonu Fransa'ya elendiklerinde, o turnuva da bitmisti bizim icin. Artik dunya kupasinin Messi icin masalsi bir hayal oldugunu biliyorduk hepimiz. 2022'de ne de olsa 35 yasinda olacakti ve Arjantin'in Aguero, Di Maria, Higuain gibi o muhtesem hucum hatti artik kramponlari asacak emeklilik donemlerine denk gelecekti. Bu takimin dogru bir teknik adam bulamayacagini, bulsa da zaten bir sekilde kaybedilen finallerin etkisi ile yine kupaya uzanamayacaklarini icsellestirdik bir nevi. Messi bile inanmiyordu belki artik o en buyuk hayaline. 2014 dunya kupasi finalinden sonra ust uste 2 Copa America finalini kaybedince milli takimi biraktigini duyuruyordu Arjantin'in "yeni maradona"si. Donmesi icin kampanya baslatildi ve henuz cocuk sayilabilecek cok genc yasta olan Julian Alvarez de donmesi icin mektup yazan hayranlarindan biriydi o donem. 2006'da milli takimi benchte beraber takip ettigi takim arkadasi Lionel Scaloni, Messi'nin idollerinden biri olan Pablo Aimar ile birlikte yine 2018 dunya kupasindan sonra, onu devam etmesi icin ikna eden isimler olarak hikayede yer aliyordu. Scaloni yeni ekibi ile beraber, Messi'nin milli takimda bu kez zevk alarak oynadigi bir takim ve sistem kuruyor ve gecen yil 2021'de nihayet o takim Copa Amerika'yi kazaniyordu. Copa Amerika finalinin oynandigi gun, arkadasimla hiking'e gittigimiz birgune denk gelmisti ve Messi'nin sonunda milli takimla buyuk bir kupayi almasina futbolseverler olarak ikimiz de cok sevinmistik. Sonraki yil gelecek olan bu muhtesem dunya kupasi sampiyonlugunu, o zaman elbette hayal edemezdik.




Messi ama hayal etmeye devam ediyordu. Ona inanan butun bir teknik ekip ve Messi'yi idol olarak goren Arjantin'in yeni nesil yildizlari; Alvarez, Enzo Fernandez, Mac Allister gibi genc, yetenekli ve dinamik bir kadro, kader arkadasi Di Maria ile olmustu artik ve Katar dunya kupasi seruvenine basliyorlardi. Turnuva baslarken, bircok kisi icin en buyuk favoriler Brezilya, Fransa, Ispanya'ydi. Daha sonra Ingiltere, Portekiz, Arjantin, Almanya gibi takimlar geliyordu. Arjantin'in kupayi almasi bir yana yari final, final gormesi cok buyuk bir basari olacakti. Hatta Alvarez bu seruvenlerini ceyrek final Hollanda maci oncesinde su sekilde dile getirmisti: City'e ilk katildigi donemde, Portekiz'li oyuncular Pep ile kimin kupayi alacaklarini tartisirlarken Portekiz'i, diger Avrupa takimlarini ve Brezilya'yi sayiyorlardi. Pep, beni isaret ederek, Arjantin'in cok iyi takim oldugunu o zaman dile getiriyordu". Ve aslinda turnuvaya da kotu basladilar. Hatta o Arabistan yenilgisi ile basladiklarinda, sampiyonluga inanan sayisi iyice azalmisti. Messi ama bu takima inaniyordu, bu sefer farkliydi, takim farkliydi, kendisi farkliydi, yeterince aci cekmis, basari icin yeterli olgunluga erismislerdi. Yenilgiden sonra bize inanin, bu hikaye devam edecek diyordu hatta. Arjantinlilerde inanc devam edecekti elbette. Gruplarda kalan iki maci alip Avustralya ile eslestiklerinde artik ceyrek finali goreceklerine inanc tamdi. Ote yandan, Arjantinliler de aslinda, Messi'yi 2014'ten sonra "Arjantinli Messi" olarak gormeye baslamislardi. O zamana kadar hala "bu cocuk alamanci (katalan messi), bizden numunelik eser kaldi" seklinde sozlerle elestiriyorlardi. 2014'ten sonra artik o kutsal 10 numaranin ruhunu tasiyan gercek bir idoldu, Messi'yi artik yediden yetmise herkes bagrina basiyordu. Bu yuzden bu olgun Messi'nin Hollanda macindaki hirsi, kavgadan gurultuden cekinmeyen, alisik olmadigimiz bu yeni profili, bu donusumu gosteriyordu. Yari finalde turnuvanin en buyuk favorisi olan Brezilya yerine Hirvatistan'in gelmesi de goklerden gelen bir karar olmaliydi. Final yolu acilmisti ve finalde de artik kaybetmezlerdi. Finale ciktiklarinda, pandemi ile beraber iyice boka saran ekonomiye ragmen, Arjantinliler evlerini satiyorlardi ve bu ölümsüz ana sahit olmak istiyorlardi. Futbola olan, kelimelerle anlatmanin zor oldugu latin tutkusunun cilginca bir ifadesiydi bu. Ugruna evini satacak kadar buyuk bir inanışın ifadesi.. Messi son tangosunu yapacakti. Rakip kim olursa olsun, son sampiyon Mbappe'li ve yildizlar karmasi Fransa olmasi bile birseyi degistirmeyecekti.




Finalin ilk 70 dakikasinda sahada Fransa yok gibiydi adeta. Arjantin, Fransa'yi mat etmisti ve macin hikayesi tipki bir onceki yari final turundaki Hirvatistan zaferine benzemeye baslamisti. O mactaki gibi perde, Messi'nin muhtesem penaltisi ile acilmis ve hemen akabinde hizli kontra-atak sonucunda ikinci golu bulmuslardi. Simdi sira 3'u bulup bu isi bitirmekti, zira 2-0, en tehlikeli skordu. Ve o korku filmini ceyrek finalde Hollanda macinda izlemistik. 64'te macin Messi ile birlikte diger yildizi, sol kanadi otoban gibi isleten Di Maria cikinca ve sonrasinda Fransa'nin yaptigi degisikliklerle macin seyri degisiyordu. O ana kadar ucuncuyu atip fisi cekemeyen Arjantin aci cekecek gibiydi. Otamendi ceza sahasinda Kolo Muani'ye gecilip onu aptalca dusurdugunde, Fransa ruzgari arkasina almisti artik. Mbappe'nin 2 dakikada biri penalti olmak uzere 2 harika golu ile maca esitlik gelmisti bile. Final kaybedilseydi, tutkuyla evini satanlar, o tutkularini Otamendi uzerinde sergileyecekti muhtemelen. O sok ile daha fazla gol yemedikleri icin sansli bile sayilabilirler. Uzatmaya gitmeden Messi'nin muhtesem sutunu Hugo Lloris cok iyi uzanip celince, kaptanin daha nokta koymadigi belliydi. Uzatmalarin ikinci yarisinda Messi yine sahnedeydi. E artik aldik diye sevinirken, bu kez mallik sirasi Montiel'deydi. Elle mudahale ve Fransa'nin ikinci penaltisi.. Skor yine esitti. Buradan kaybetselerdi bu kez Otamendi ile birlikte genc Montiel degil, dunyalari kaciran Lautaro Martinez tutkularin efendisi olacakti. Dunya kupalari tarihindeki muhtemelen bu en epik finalinin sonucunu artik penaltilar belirleyecekti. Messi'nin 2 ve Di Maria'nin 1 gollerine karsilik, Mbappe hattrick ile cevap vermisti. Son tangoyu yapan 2000'li yillarin ortasindan bu yana dunyanin en buyuk superstari olan Messi'ye karsilik; son yillarin ve muhtemelen gelecek yillarin yeni superstari Mbappe pes etmiyordu. Mac devam etse muhtemelen tangoya daha da devam edeceklerdi ama, neyse ki 120 dakika bitti ve penaltilara sira gelmisti artik. Her iki takimin superstari acilislari da yaptilar takimlari adina. Penalti atislarinda Baggio gibi Zico gibi donemin superstarlari boyle anlarda bogulmuslardi, neyse ki bu kez her iki tarafin da superstari penaltilari basariyla gole cevirmeyi basarmislardi. Sonrasi kaleci Emi Martinez'in kahramanlasmasi ve nihayet kupa, tum zamanlarin en iyisinin elindeydi artik. Buraya gelmeden kolayca alinabilirdi belki bu final ama, bu durumda muhtemelen penaltidan oturu, Fransa'nin silik goruntusunden oturu bu final golgeli olacakti ve acikcasi cok uzun sure de hafizalarda yer alamayabilirdi. Bu gorkemli haliyle, hikayesi, geri donusu, penaltilari, son dakika kurtarislari ve nihai penalti atislari ile macin bu sekilde epik olmasi da goklerden gelen ikinci bir karar olmaliydi. Zira bu, Maradona'dan sonra futbolun yeni tanrisinin son tangosuydu.

26.08.2020

Lost in Translation

Bugunlerde bircok insan hayatlarinin en zor zamanlarini yasiyor. Yakinlarini kaybedenler, sagliklarindan olanlar, islerini kaybedenler, yalnizliktan kusanlar vs diye giden bir liste. Bende de sanirim hafif bir klostrofobi durumu olustu diyebilirim.

Kendimi bilincli olarak dunyaya kapattigim, yalnizligi bilincli olarak tercih ettigim cok olmustur. Hatta bazilarinda dis dunya iletisimimi tamamiyla bir haftayi gecmeyecek sekilde kapattigim bile olmustur. Cok uzun sureli olmayan bir nevi "solitary retreat" kendi kendini dinleme ve anlama, sonrasinda daha guclu, iyi ve kararli hissettigin rejim/diyetlerdi bunlar. Ancak ilk yurtdisi yasam tecrubesinin ilk yilinda, bambaska insani ve kulturu ile baska bir gezegen sayilabilen Japonya'da pandemiye yakalanmak, ustelik alisik olmayan bunyenin iki ayi geckin yagmur ve kapali havayi paket gibi kucuk evlerde dort duvar arasinda uzun sure gecirmek durumunda kalmasi, ve bu surecte boktan bir sonla ayrilik yasamak butun dengemi sarsti. Halbuki insanlarla ozellikle kadin iliskilerinde mesafeyi dengeli ayarladigimi sanirdim. Sanirim bu sefer cuvalladim ve mesafe olmayinca yumrugu butun siddeti ile anilan sebeplerle zayiflamis vucudumda hissettim. Evde kalmak istemiyorsun, ki ev dedigim 30 m^2'lik kucuk bir alan. Sosyal hayat diye birsey yok. Arkadaslarin kmlerce uzakta. Kafayi dagitmak icin pek bir secenek yok. Gunduz park/yuruyus/is ile mesgul olmaya calisilir bir sekilde, ne de olsa gun/aydinlik karanlik dusuncelere bir sekilde perde cekiyor. Gece olunca lakin, karanlik ve sessizlik bastirilan dusuncelere fener tutuyor ve ayik birakiyor. Ozgurlukten mahrum olmak ne boktan bir seymis, iletisimsizlik dunyanin en kahredici cezasi olabilir mi acaba? (Oyle bir intikam filmi vardi adini hatirlayamadigim, ne acimasiz intikam ama)

Boyle durumlarda benim icin her zaman bir terapiden daha fazlasi olan yol ve seyahat ile kafaya bir reset cekeyim istedim. Yurtdisina cikis yok, yurticinde de vaka sayisinin az oldugu, dogasinin harika oldugu, daha tenha ve kirsal bir bolge olan, Japonya'nin pirinc uretiminin yuzde yirmibesini karsilayan, muhtesem pirinc tarlalari, ucsuz bucaksiz ormanlari, ve meshur yaz festivalleri ile unlu Tohoku bolgesinde Tokyo'ya daha yakin olan Yamagata eyaletine seyahat etmeye karar verdim. Gunduz sehre yakin sayilan Ginzan Onsen, Yamadera tapinaklari gibi gunubirlik gezileri yaptigim bu kucuk ve Tokyo'ya gore cok tenha sayilan bu lokal yerde aksamlari icin kucuk, sirin bir barda vakit gecirdim. Duzenli musterileri ile aile sicakligini veren, ambiyansi, muzigi ve konsepti ile ve ayrica Japonya'da yedigim en muhtesem corbasiyla inanilmaz hosuma gitti bu yer. Ancak ne isletmeci sevimli cift, ne de lokal mudavimleri Ingilizce biliyorlardi. Ben de birkac basit cumle disinda Japonca bilmiyorum zaten. Yine de iletisim kuruyoruz bir sekilde, translate ile. Fotograflarini, cektikleri komik videolari vs gosteriyorlar. Bol kahkahali guzel bir iletisim oluyor ve ben de donuste daha siki Japonca calismaya karar veriyorum.

Yine burda, isletmeci elemanin hayrani oldugu, harika bir Japon rockabilly muzik grubunu kesfediyorum. Shazam ile aramaya calistim bulamadim, elemana sordum Magic dedi. Spotify'da ariyorum bulamiyorum. Halbuki ekrandaki konser performanslari ve kalabaliga bakinca epey unlu olduklarini dusunmustum. Zaten grup eski, 80'li yillarin sonu ve 90'li yillarda meshurlarmis. Bugun az kisi biliyordur muhtemelen. Barda ise rockabilly muzigin en guzel yonlerinden biri olan stand-up bass da vardi ayrica aksesuar olarak, kirmizi rengi ile ayri bir hava katmisti buraya.

30.05.2020

Aruitemo aruitemo (2008)


Bir toplumu daha yakindan tanimak icin hayat damarlarindan biri olan sanatina mercek tutmak gerekir, diyerek Japon sinemasina ve Hikokazu Koreeeda kulliyatina devam ediyorum. 2008 yapimi Still walking Ingilizce ismi ile sunulmus bu filmde, Japon aile ici iliskilerini daha yakindan goruyoruz. Baba-ogul iliskileri, kadin-erkek rolleri ve toplumun ataerkilligi (ki bizden bile oteler bu konuda), evlilige bakislari, dul evliligine karsi toplumdaki basmakalip dusunculer, sari kelebek hikayesi gibi halk arasinda nesillerce aktarilan kucuk hikayeler gibi farkli konulari gorebilirsiniz. Film biraz yavas akiyor ama cok dogal bir akis bu acikcasi. Yonetmenin en buyuk artilarindan biri bu olmali; dogal, adeta belgesel ceker gibi film cekmek.

Film puanim: 7/10.

15.05.2020

Dare mo shiranai (2004)


Henuz izlemedigim filmi olan Manbiki no Kazoku filmi ile 2018'de Cannes'da odul alan, Japonya'nin gunumuzde uluslararasi en cok taninan yonetmenlerinden Hirokazu Koreeda'nin 2004 yapimi olan orijinal adiyla Dare mo shiranai (Nobody knows) isimli bu carpici filmi, adeta cocuk gozuyle bir belgesel film gibidir. Konu dram ancak amac bu drami goze sokmaktan ziyade milyonlar icerisinde farkedilmeyen gercek bir hikayeyi izleyiciye cocuk perspektifinden sunmaktir. Zorunlu olarak kardeslerinin sorumluluklari sirtina yuklenmis 12 yasindaki bir cocuk adam ve kucuk 3 kardesinin, dunyanin en buyuk ve en kalabalik metropollerinden biri olan Tokyo'da, kendi baslarina yasama tutunma cabalari anlatilmaktadir. Gercek bir olaydan tekrar kurgulandigini bilmek, hatta gercegi biraz daha yumusatarak sunuldugu soyleniyor, insani ayri bir derinden sarsiyor.

Film puanim: 8/10.

3.03.2019

Sevda Sokağı Komedyası

Kitap: Sevda Sokağı Komedyası
Yazar: Halide Edip Adıvar
Nacizane Puan: 2/5

Kitap Türkiye tarihinin ilk güçlü kadın figürlerinden birinden beklendiği gibi güçlü kadın karakterler etrafında kurulmuş. Arka planda Osmanlı'dan Cumhuriyete geçen bir İstanbul var, ama eski İstanbul'un Anadoludan farklı bir yer olduğu da hissettiriliyor. Tüm karakterler birilerine ayarsız bir şekilde aşık ve mutsuz, biraz yerli dizi kıvamında. Kısa, basit ve çabuk okunan bir kitap ve okurken çok büyük bir edebî eserle karşı karşıya olmadığınızı anlıyorsunuz. Ama şimdinin ticari kitaplarından ziyade, o dönem yeni yeni hikaye/roman yazmaya başlamış bir toplumun acemi yazarlarının elinden çıkmış gibi.


Sokakta tatlı bir hüzün ve sessizlik. Biraz sonra kovalarıyla çeşmeden su almaya gelen kadın sesleri, uzak mekteplerden dönen çocukların bağırarak konuşmaları bu sessizliği bozuyor. Sokağın adı ibnüssuud'dur. Fakat levhası çok eski ve siliktir. Asıl isminin üstüne bir muzip genç, büyük harflerle SEVDA yazmıştır. Esasen eski zaman usulu sevişmelere bu sokakta çok rastlandığı için mahalleli oradan "Sevda Sokağı" diye bahsederler.

26.02.2019

Tanrı'yı Kim Kullanır


Vahşice katledilen bir cumhuriyet aydınının köşe yazılarından bir seçkiler topluluğu. Köşe yazısı sıfatının, denemeleri için hafif kaçtığını belirtmek gerek. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk hakkındaki kısa ve öz denemeleri Atatürk’ün, cumhuriyetin ve devrimlerinin arkasında yatan beynin daha iyi anlaşılması için oldukça faydalı. Tabi gazetede yayınlanması nedeniyle bazı yazıların güncelliğini yitirdiğini de hatırlatalım. 

Tanrı'yı kim kullanır sorusuna -benim sadece ilk kısmına katıldığım- yazarın yine bir alıntıyla verdiği cevap ise şöyle: 

"Kötüler Tanrı'yı, Tanrı ise iyileri kullanır!.." 

1.05.2014

Uzay-Zaman-Hayat-Big Bang vs vs


Mars'tan Dünya'nın Görünümü

Düşünen her varlığın merak ettiği konulardır uzay,yaratılış,ilk canlılar vs. vs. Ekşi sözlükte gördüğüm aşağıdaki uzun entry'i paylaşmak istedim. İlginç bilgiler var gerçekten.

Dinozorların dünya'da 165 milyon yıl boyunca hüküm sürdüğü. yani bu demek oluyor ki, 67 milyon yıl önce yaşamış bir tyrannosaurus rex, madonna'yı canlı izlemeye, geçmişinde yaşamış bir başka dinozor olan stegosaurus'u görmekten milyonlarca yıl daha yakındı. insanın hominoidea'dan(büyük insansı maymunlar) ayrılışının kanıtı olan en eski fosilin, çad'da bulunan 7 milyon yıllık sahelanthropus tchadensis, modern insanın en eski atasının ise 200 bin yıllık olduğunu düşünürsek çok uzun bir süre bu.
Ama dünya için değil. 4.54 milyar yıl yaşındaki dünya'yı, oluşumundan günümüze dek 24 saatlik bir zaman çizelgesine böldüğümüzde, oluşumunu 00:00 kabul edersek, saat 05'te hayat başlıyor, saat 23'te dinozorlar sahnede, 23:40'ta ise yok oluyorlar. 23:55'te partiye ilk insanlar katılıyor, 23:59'da ise homo sapiens.
Biraz daha geriye gittiğimizde big bang'le karşılaşıyoruz. yapılan gözlemler, bilindiği kadarıyla evrenin, bundan yaklaşık 13,75 milyar yıl önce büyük patlama'yla başladığını göstermektedir. bu zamandan beri, evrenin gelişimi 3 aşamadan geçmiştir. evrenin "en erken" dönemi, ki hala tam olarak anlaşılamamıştır, parçaçıkların, günümüzde parçacık hızlandırıcıların kazandıracağı enerjiden bile daha fazla enerjiye sahip olduğu zamandır. bu nedenle, bu dönemin basit özellikleri büyük patlama teorisi kapsamında anlaşılmaya çalışılsa da, detaylar büyük oranda varsayımlara dayanır. bu dönemi takip eden "erken" dönemde, evrenin gelişimi parçacık fiziğine göre ilerlemiştir. bu ilk proton, elektron ve nötronların oluştuğu, böylece çekirdeğin meydana geldiği ve sonunda atomların oluştuğu zamandır. saf hidrojenin oluşmasıyla, kozmik mikrodalga zemini yayılmaya başlamıştır. böylece madde bir araya gelerek ilk yıldızları ve sonunda galaksileri, yıldızsı gökcisimlerini, takım galaksileri ve süpertakımları oluşturdu.
Yani evrenimizde, evrim geçirenler sadece canlılar değil, evrenin kendisi de. peki insanlar, evrenin bu büyük patlamayla oluştuğu kanısına nasıl vardı? en önemli kanıtlardan biri kozmik mikrodalga arkaplan ışıması. 1964 yılında keşfedilmiş, günümüzde birçok radyo astronom ve fizikçi tarafından büyük patlama'nın en büyük kanıtı sayılan ve bütün evreni dolduran bir elektromanyetik dalga biçimidir. evrenin genişlemesi kuramı da, bir nesneden yayılan ışımanın dalga boyunun artması, yani bu elektromanyetik dalgaların frekansının, alıcıya ulaşırken kırmızıya kayması sonucunda ortaya atılmıştır. evrende gözlenen galaksilerden gelen ışığın, birkaç istisnaî durum dışında spektrumunun hep kırmızı bölgesine kaydığı gözlenir. edwin hubble, bu gözlemin sonucunda evrenin yönden bağımsız olarak genişlediğini söylemiştir.
Amerikan astrofizikçi ve kozmolojist neil degrasse tyson'a "evrene ilişkin paylaşabileceğiniz en şaşırtıcı gerçek nedir?" diye sorulduğunda kendisi şu cevabı verir; "en şaşırtıcı gerçek, dünya'da yaşamı ve insan vücudunu oluşturan atomların aşırı derece yüksek sıcaklık ve basınç durumlarında, çekirdeklerindeki hafif elementleri ağır elementlere yakarak dönüştüren potalara kadar izlenebilmesi bilgisidir. yıldızlar, yüksek kütleli olanlar, daha sonraki yıllarda değişken oldular. içe doğru çöktüler ve sonra patladılar, zengin içeriklerini galaksiye yaydılar. karbon, nitrojen ve oksijenden oluşan içerikleri ve yaşamın kendisi için temel malzemeleri. bu malzemeler yoğunlaşan, içe doğru çöken ve yörünge etrafında dönen gezegenli yıldızlardan oluşan bir sonraki nesil güneş sistemlerini şekillendiren gaz bulutunun parçası oldular; ve şu an o gezegenler de yaşamın kendisi için gerekli malzemelere sahipler. bu yüzden gece gökyüzüne baktığımda biliyorum ki; evet, biz bu evrenin bir parçasıyız. bu evrenin içindeyiz, fakat belki de bu iki gerçekten daha önemlisi, evren de bizim içimizde. bu gerçeği derin derin düşündüğümde gökyüzüne bakarım. pek çok kişi kendini küçük hisseder, çünkü kendileri küçük, evren büyüktür. fakat ben kendimi büyük hissediyorum, çünkü atomlarım o yıldızlardan geldi. bir bağlantı var, hayatta istediğiniz şey gerçekten budur; bağlantılı hissetmek istersiniz, ilişkili olmak istersiniz. etrafınızdaki eylem ve olayların katılımcısıymış gibi hissetmek istersiniz. işte canlı olarak biz tam anlamıyla buyuz."
Big bang'in öncesi de evren hakkındaki her şey gibi yine ilgi çekici, çünkü bu dönemde zamanın olmadığı varsayılır. bu kavramı anlayabilmek için hız ve kütleçekimi örneklerini incelemek gerekiyor. ilki; karadeliklerin yakınına gidildiğinde zamanın, dünya'daki zamana göre yavaş geçmesi durumu, yani kütleçekimi örneği. bir cismin kütlesi büyüdükçe, uzay-zaman dokusunu bükerek zamanın daha yavaş akmasına neden olur. muazzam bir kütle çekimine sahip karadelikler ise içine girdikçe sizi dünya'da bıraktıklarınıza göre zamanda ileriye taşıyabilme özelliğine sahiptir. bir karadeliğe belirli bir uzaklıkta, belirli bir zaman geçiririp (mesela 1 yıl) dünya'ya geri dönerseniz, karadeliğe yakınlığınıza göre değişen bir oranda dünya'dakilerin 1 ila yüzlerce yıl arasında yaşlanmış olduğunu görebilirsiniz.
Diğer örnek ise hız. hız yükseldikçe, zaman yavaşlar. hız, belirli bir noktaya ulaştığında ise zaman durur. bunun açıklamasını ünlü fizikçi paul langevin şöyle yapmıştır: "bir taşıtın, içindeki insanla birlikte, yeryüzünden ışık hızının 20.000'de biri kadar bir hızla ayrıldığını düşünün. bu taşıt ve içindeki insan, taşıt içindeki kendi zamanı ile tam bir yıl süreyle dünya'dan uzaklaşıyor, bir senenin sonunda ise çark ediyor ve dünya'ya geri gelmeye başlıyor. ve sonuçta dünya'ya geri döndüğü zaman kendi öz zamanına göre iki sene geçmiş iken, dünya'nın tam iki yüz yıl ihtiyarlamış olduğunu, dünya üzerinde üç neslin değişmiş bulunduğunu görüyor." işte bu olaya fizikte, "öz zamanın kısalması" adı verilir.
Tamam her şey güzel ama, ne oldu da evren tetiklendi ve big bang yaşandı? zamanın öncesinde ne vardı? bu halen kozmolojideki en derin problemlerden biri. teknolojimizin ve yapabileceklerimizin yetersiz olması nedeniyle çözüme ulaşamıyor ve evrenin teorisi tamamlanamıyor. tabi ki bu, bilimadamlarının konu hakkında fikirleri olmadığı anlamına gelmiyor. m teorisi bu fikirlerden en çok kabul göreni. bu teori 5 farklı sicim kuramı'nı birleştirmiştir ve 10 yerine 11 boyutlu bir evren resmi ortaya koymuştur. şu an bilinen 3 boyutlu evrenimizi, çok daha büyük ölçülerde daha fazla boyuttan oluşan bir uzay-zaman içinde dolaşan üç boyutlu bir zar olarak tanımlar. içinde yaşadığımız evrenin 11 ya da daha küçük boyutta bir uzay-zamanda bir ada (d-zar) olabileceği ve bu uzay-zamanda benzeri birçok evren olabileceği bu teoremle ortaya konulmuştur. paralel evrenler, birbirlerine karşı dalgalanır biçimde hareket ederken belirli noktalarda yaşanan çarpışmalar büyük patlama'yı meydana getirdi, madde de çarpışmanın yaşandığı noktalarda ortaya çıktı. şimdi gelelim daha ilginç bir konuya; bilimadamları fizik yasalarını zamanda geri götürerek büyük patlama anının geriye doğru geçilebileceğini ortaya koymuştur. ve bildiğimiz zamanın gerisindeki bu boyut, aslında yine kendine has bir zamana sahip olup patlama anının geriye doğru geçilmesi insanı başka bir boyuta taşıyacaktır. amerikan kuramsal fizikçi ve fütürist michio kaku da big bang'in öncesi konusunda, "evren, birleşerek çoklu evrenleri oluşturan sonsuz sayıdaki zarlardan başka bir şey değil, farklı fizik yasaları olan sonsuz sayıda paralel evren. büyük patlama'lar muhtemelen her an oluyor. bizim evrenimiz de şu an bir genişleme sürecinde olan diğer evrenlerle beraber varoluyor. yani aslında dünya'nın evren okyanusunda bir su damlası olması gibi, evrenimiz de kendi okyanusunda bir su damlası." demiştir.
Konuyu daha fazla dağıtmadan tekrar saat 05'e dönelim. dünya'da hayat başlamış, kaçmaz. günümüzde hayatta olan en yaşlı insan, italyan arturo licata. 1902 doğumlu ve yakında 112 yaşına girecek. yani bu demek oluyor ki, licata'nın doğumu, napolyon'un hüküm sürdüğü avrupa'ya, bugünden daha yakın. ve kendisi, tarih kitaplarında okuduğumuz birçok olaya tanıklık etmiş durumda. içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ve geçtiğimiz yüzyılı, dünya üzerindeki hayata oranlarsak aslında ne kadar inanılmaz bir çağda yaşadığımızı farkedebilir ve insanoğlunun bu kadar kısa zamanda nasıl bu kadar geliştiğini merak edebiliriz. isterseniz birkaç grafikle görelim;

İlk grafik, 4500 yıl önceki piramitlerden, yani insana dair, günümüze dek ulaşan en eski kayıtlardan başlayarak bugüne uzanan kaydedilmiş tarihin, 12.000 yıl önce başlayan tarım devrimiyle karşılaştırması. tarım devrimiyle insanlar yerleşik hayata geçmiş, nüfusları kısa zamanda ikiye katlanmış ve günümüze uzanan ilk toplumlar ve yerleşim merkezleri bu dönemde ortaya çıkmıştır. 90 bin yıl önce ise neanderthaller vardı, karşılarında da 200 bin yıl önce ortaya çıkan homo sapiens. 3. grafikte "milattan sonra"nın ne kadar kısa bir zaman dilimi olduğu görülebiliyor. ama 7 milyon yıl önce, ilk paragrafta bahsettiğim sahelanthropus tchadensis, insanın bir hominoidea ile paylaştığı son akrabalıklardan birini gerçekleştirmişti. buna rağmen 4.25 milyon yıl boyunca, günümüze dek yapılan kazılarda ortaya çıktığı kadarıyla, kendilerine bir alet ya da araç bile yapamadılar. 4. grafikte ise günümüzden yaklaşık 65.5 milyon yıl önce kretase-tersiyer kitlesel yok oluşu adı verilen bir kozmik çarpışma yaşandığını görüyoruz. dünya'da 165 milyon yıldır hüküm sürmekte olan dinozorlar ve tüm canlı türlerinin %80'ine yakını bu olay sonucunda yok oldu. çiçekli bitliler, iki yaşamlılar, kertenkele, yılan, timsah gibi sürüngenler ve bazı küçük, ilksel memeliler ise bu felaketten sağ çıkmayı başardı. yeryüzünde meydana gelmiş bu felaketin nasıl olduğu tam olarak bilinmemektedir. en bilindik teori dünya'ya bir kuyruklu yıldız ya da göktaşı düştüğüdür. bu teorinin en büyük delili yerbilimsel katmanlardaki aşırı iridyum miktarıdır. dünya'da iridyum çok nadir bulunduğu için iridyum'un kaynağının uzay olduğu düşünülür. meksika, yucatan yarımadasındaki chicxulub krateri bu gökcisminin izidir. ancak bazı bilim çevreleri bir göktaşı çarpmasının gezegende böyle devasa bir yıkıma sebep olamayacağını düşünmektedir. felaketle aynı zamanlarda hindistan'da harekete geçen bir yanardağın atmosfere pompaladığı gazların bu yıkıma katkıda bulunduğunu düşünülmektedir. eğer bu olay gerçekleşmeseydi, dinozorlar günümüzde halen dünyanın hakimi olabilir, memeliler yükselme şansı bulamazdı. 15 metre boyundaki uçan böceklerin, 60 metreye uzanan dinozorların ve devasa yırtıcı kuşların takıldığı bir dünya devam ederdi de diyebiliriz kısaca.
650 milyon yıl önce ise, hayvanlar alemi başladı. ancak dünya üzerindeki hayatı düşündüğümüzde bu rakamlar oldukça komik çünkü dünya'da hayat, 3.6 milyar yıl önce başladı ve 3 milyar yıl boyunca insan gözüyle görülemez düzeydeydi.
Peki hayat nasıl oldu da kendiliğinden ortaya çıktı ve insana uzanan milyarlarca yıllık bu yolculuk başladı? aslında hayatı anlayabilmek için önce yaşadığımız evreni anlamamız gerekiyor. insanların astronomiye karşı bu kadar ilgisiz olması garip, birinden yaşadığı evi anlatmasını istediğimizde televizyonun üstündeki dantelin desenine kadar anlatabilir belki ama büyük resimden bahsetmesini istersek takılıp kalır. evet hayatımızı geçirdiğimiz evimiz; gezegenimiz ve içinde bulunduğu evreni tanımıyoruz.
Yaşamın canlı olmayandan, canlıya ve oradan da ilk tek hücreliye nasıl ulaştığı, hakkında onlarca teori bulunan bir konu. bunu araştıran doğa bilimi ise abiyogenez. bu konuda verilebilecek en iyi örneklerden biri, miller-urey deneyi; kimyasal evrimin oluşumunu denemek üzere, dünya'nın ilk zamanlarında varolduğu öngörülen koşulların benzetim yöntemiyle oluşturulduğu bir deneydi. deney, su (h2o), metan (ch4), amonyak (nh3), hidrojen (h2) ve karbon monoksit (co) ile yapılmıştır. bu kimyasallar, steril cam tüp ve kaplar dizgesi içinde, dış ortamdan yalıtılmış olarak bulunuyordu. bir cam kap yarısına kadar sıvı haldeki su ile doluydu, diğer bir cam kapta ise bir çift elektrot vardı. su ısıtılarak buharlaşma sağlanmıştı, elektrodlar arasında ise kıvılcımlar çakması sağlanarak dünya'nın atmosferindeki yıldırımların ve su buharının benzetimini sağlanmıştı. daha sonra atmosfer tekrar soğutularak suyun yoğuşması ve damlalar halinde ilk kaba geri dönmesi ve sürekli bir döngü içinde olması sağlanmıştı.
Bir haftalık sürekli bir işlemin ardından miller ve urey sistemin içindeki karbonun en az %10-15 kadar bir kısmının organik bileşik oluşturduğunu gözlemlemişlerdi. karbonun yüzde iki kadar bir kısmının da, canlıların hücrelerini oluşturan proteinlerin oluşumunda kullanılan amino asitleri, bol olarak da glisinin oluşturduğunu görmüşlerdi. şekerler, lipidler ve nükleik asitlerin bazı yapıtaşları da oluşmuştu. bir röportajda stanley miller, "basit bir prebiyotik deneyde kıvılcım oluşturmak bile 20 amino asidin 11'inin ortaya çıkmasını sağlar" demiştir.
Tekrar grafiklere dönersek, 4.6 milyar yıl önce dev bir moleküler bulutun çökmesi sonucu güneş'in ortaya çıktığını görüyoruz. bulut, içe doğru çöktükçe açısal momentumun korunması nedeniyle daha da hızlı dönmeye başladı. bulutun içindeki maddeler de yoğunlaştıkça, içindeki atomlar artan frekanslarla çarpışmaya başlamıştı. hemen hemen kütlenin tamamının toplandığı merkezin sıcaklığı, etrafındaki diske göre giderek daha da arttı. kütleçekimi, gaz basıncı, manyetik alanlar ve dönüş, küçülen bulutu etkiledikçe kendi etrafında dönen gezegen öncesi bir diske dönüştü ve merkezde sıcak ve yoğun bir önyıldız oluştu. yaklaşık 100 milyon yıl sonra içeri çöken bulutun merkezinde bulunan hidrojenin yoğunluğu ve basıncı önyıldızın nükleer füzyona başlamasına yetecek miktara gelmişti. termal enerjinin kütleçekimsel daralmaya karşı durabildiği hidrostatik dengeye ulaşana kadar bu artış devam etti. işte bu noktada güneş artık tam bir yıldız olmuştu. geride kalan gaz ve tozdan ibaret güneş bulutundan çeşitli gezegenler oluşmuştur. bu oluşumun kaynaşma süreciyle olduğuna inanılmaktadır. kaynaşma; gezegenlerin merkezde yeralan önyıldız çevresinde dönen toz taneleri olarak başlamaları, yavaş yavaş bir ile on metre çapında topaklar hâline gelmeleri, daha sonra çarpışarak 5 km çapında gezegenciklere dönüşmeleri, ve sonraki birkaç milyon yıl boyunca çarpışmalara devam ederek her yıl kabaca 15 cm kadar büyümeleri sürecidir.
İşte bu şekilde güneş sistemindeki yerini alan dünya, ilk dönemlerinde yoğun bir göktaşı yağmuruna sahne olmuştur. göktaşlarının yapısında bulunan donmuş buzlar, silikat ve metal yapılar, karaların ve okyanuslarının oluşmasını sağlamış, merkezde yoğunlaşan ağır demir ve nikel elementleri ise gezegenimizin çekirdeğini oluşturmuştur. ağır göktaşı bombardımanı, asteroid kuşağının jüpiter'in güçlü çekim etkisi sonucu daha kararlı hale gelmesiyle gittikçe azalmıştır. uygun koşullar oluştuğunda gelişmeye başlayan canlı hayat sonrasında özellikle bitkiler ve yaptıkları fotosentez ile atmosferimizin yapısal bileşimi önemli oranda değişmiş ve oksijen oranının yükselmesine neden olmuştur.
Bir sonraki grafik ise bizi 13.75 milyar yıl önce gerçekleştiği düşünülen ve yukarıda uzun uzun bahsettiğimiz büyük patlama'ya getiriyor. isterseniz devam etmeden önce bu olay sonucunda meydana gelen evrenimizin, hubble ve eso teleskoplarıyla görüntülenmiş, hayrete düşüren güzellikteki birkaç fotoğrafını inceleyelim, çünkü evren karanlıkta parıldayan ışıklardan ibaret değil;


carina nebula, eso

arp 273, andromeda constellation, hubble

prawn nebula, eso

tarantula nebula, hubble

Gelelim iki ilginç fotoğrafa, ilki european southern observatory* tarafından çekilmiş, samanyolu'na en yakın galaksi olan büyük magellan bulutu'nun daha önce keşfedilmemiş bölgelerinden birini gösteriyor. yeni yıldızların doğumunda oluşan gaz ve toz bulutlarının yanısıra yıldız ölümlerinde gerçekleşen süpernova patlamalarının meydana getirdiği yapılar binlerce diğer yıldızla birleşerek bu görüntüyü oluşturmuş;


large magellanic cloud, eso


Bir diğeri ise hubble uzay teleskobu tarafından uzayın hubble ultra deep field resmi. galaksileri evrenin daha genç, daha yoğun ve daha sıcak olduğu eski bir çağdaki haliyle göstermektedir;


fornax constellation, hubble


Bu görkemli fotoğraflar, evreni göz önüne aldığımızda okyanustaki bir avuç sudan fazlasını göstermiyor. Dünya bile gözlemlenebilir evrende bir hiç;

İşte big bang ve öncesinden, maddeye ve evrene, ilk yıldız ve gezegenlere, galaksilere, güneş'e ve dünya'ya, kimyasallara ve hayata, ilk tek hücreliden ilk hayvanlara, dinozorlara ve yok olmalarına, memelilere, insanlara ve arturo licata'ya kadar uzanan yolun kısa tarihi bildiğimiz kadarıyla bu. peki insanın, dünya'nın ve evrenin yakın ve uzak geleceği nasıl gözüküyor? tahminlere göre bugünden yaklaşık 6,4 milyar yıl sonra güneş'in çekirdeği o kadar sıcak olacak ki daha az yoğun olan üst katmanlarda da hidrojen kaynaşması oluşmaya başlayacak. bunun sonunda güneş şu anki çapının kabaca 100 katı kadar genişleyecek ve bir "kırmızı dev" olacaktır. sonra da oldukça artmış olan yüzey alanı nedeniyle soğumaya başlayacak ve parlaklığını yitirecektir. en sonunda güneş'in dış katmanları ayrılacak ve geride olağanüstü derecede yoğun bir gökcismi olan "beyaz cüce" kalacaktır. bu beyaz cüce, güneş'in ilk kütlesinin yarısına sahip olacak ancak büyüklüğü dünya kadar olacaktır. güneş'in şimdiki halini, kırmızı dev evresini ve beyaz cüceyi görelim;

Bu noktada evrenin, dünya'daki yaşamı bitirmeye karar verdiğini görüyoruz. ve bu 6.4 milyar yıl sonra değil, yaklaşık 1 milyar yıl sonra, güneş'in büyüklüğü ve yaydığı ısının %10 civarında artması sonucunda gerçekleşmiş olacak, bu noktaya gelmeden canlıların dünya'yı terkedeceği ve yaşama elverişli başka bir gezegene yerleşeceği tahmin edilmektedir. ama yine de çok uzun bir süre bu. bize daha kısa süreli felaket senaryoları lazım. mesela sera etkisinden bahsedebiliriz: dünya, üzerine düşen güneş ışınlarından çok, dünya'dan yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır. bu yansıyan ışınlar başta karbondioksit, metan ve su buharı olmak üzere atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulur, böylece dünya ısınır. ışınların bu gazlar tarafından tutulmasına sera etkisi denir. atmosferde bu gazların miktarının artması yerkürede ısınmayı büyük oranda artırır. günümüzdeki tehlike, karbondioksit ve diğer sera gazlarının miktarındaki artışın bu doğal sera etkisini şiddetlendirmesinde yatmaktadır. binlerce yıldır dünyamızdaki karbon kaynakları kararlı kalırken, şimdi modern insanoğlu aktiviteleri, fosil yakıtlarin kullanımı, ormanların yok oluşu, aşırı tarım yapılması, atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınmasına sebep olmaktadır. küresel ısınma, sera etkisiyle atmosferin periyodik olarak sıcaklığının artarak ısınması olup, doğal bir süreçtir. insanların aktiviteleri sonucunda atmosfere, özellikle gazların girdileri arttığından etki giderek fazlalaşmaktadır. 16.02.2001 tarihinde cenevre’de açıklanan bm çevre raporu'na göre 21. yüzyılda, ortalama hava sıcaklığının 1.4 °c ile 5.3 °c arasında artacağı, buzulların erimesiyle denizlerin 8–88 cm kadar yükseleceği, uzun vadede dünya'nın fiziksel yapısında geri dönüşümü olmayan değişiklikler ortaya çıkacağı, tarım rekoltesinin düşeceği, ortalama yıllık yağış miktarının azalacağı, su sıkıntısı görüleceği, kuraklık, sıtma ve kolera'nın artacağı, polar bölgelerde buzulların eriyeceği, bitki ve hayvan türlerinin sayısının ve dağılımının etkileneceği, buzulların erimesiyle bağlantılı olarak deniz seviyesi her yıl 0.5 cm kadar yükseleceğinden, gelecek 100 yıl içerisinde mercan kayalıklarının zarar göreceği, çok sayıda küçük ada ve kıyı kentlerinin sulara gömüleceği gibi öngörülere yer verilmekte ve dünya'nın bilinmezlerle dolu bir geleceğe doğru yol aldığı ortaya konmaktadır. küresel ısınma üzerinde en etkili gaz olan karbondioksit emisyonlarını % 5 oranında azaltmak için bütün ülkelerin doğayı etkilemeyen yeni endüstri politikalarını devreye sokmak zorunda olduğu belirtilmektedir. eğer bu durumun önüne geçilmezse, güneş'in milyarlarca yıl boyunca yapamadığı şeyi insanlar birkaç yüzyılda başaracak yani, inanılır gibi değil.
Yeri gelmişken şu onlarca defa yazılan "gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz yıldızlar aslında yok olmuş olabilir, ışığı bize yeni ulaşıyor" muhabbetine farklı bir açıdan gireyim: evren o kadar büyük ki, ışığı bize ulaşan yıldızlar zaman ilerledikçe çoğalmakta ve bunun yanında andromeda, samanyolu'na yaklaşmakta. yapılan araştırmalar sonucunda bu iki galaksinin gelecekte çarpışacağına kesin gözüyle bakılıyor, biz bunu bir kenara bırakıp gelecekte gökyüzüne baktığımızda nasıl bir tabloyla karşılacağımızı bir illüstrasyonla görelim;

"gökyüzüne bakmak" demişken evren'deki dünya dışı hayat konusuna da girmek lazım ama daha sonra girsem çok iyi olacak. aslında bunun yanında evrim, farklı canlılar arasındaki zihin farkları (bkz: what is it like to be a bat), insan beyni ve zihninin algılayamadığı daha akıllı varlıklar, paralel evrenlerde hayat olasılığı, fermi paradoksu ve yine michio kaku'nun bazı kuramsal fizik teorileri hakkında yazmak istediğim uzun bir şeyler daha var. o yüzden stand up'ına gülünmeyen adamın tavırlarıyla "toparlıyorum" diyorum.
Yani geldik evrenin sonuna. malum, başlangıcı olan her şeyin bir sonu var. bilimadamları evrenin sonu hakkındaki teorileri düşünürken, başlangıcı hakkındakilerden çok daha eğlenceli zamanlar geçirmişler gerçekten. elimizde big rip, big crunch, big bounce, sonsuzluk, ters vakum, kozmik belirsizlik gibi senaryolar var. bunların hepsine girmek uzun süreceğinden en önemlisi big rip, yani heat death'ten bahsedelim. bundan milyarlarca yıl sonra artık yeni yıldızlar oluşmamaya, eskileri de sönmeye başlayacak. güneş'in hallerinden zaten bahsetmiştik, beyaz cüce'ye döndüğünde gezegenler de ayakta kalamayacak ve güneş sistemi çökecek. sonra galaksiler de çökmeye başlayacak, evrendeki protonlar tükenecek, son yıldız sönecek ve evren karadeliklere kalacak. 10 milyar güneş kütlesindeki son karadelik* buharlaştığında ise karanlık çağ başlayacak. evrende yalnızca en temel yapıtaşları kalacak, ve bu çok az enerjiyle birlikte çok uzun bir zamanı gösterecek. en sonunda ise heat death yaşanacak. evrendeki düzensizliğin artması sonucu maddelerin kaotik bir düzene erişmesiyle tüm kimyasal ve fiziksel reaksiyonların durması, yani evrende hiç enerjinin kalmadığı, yok olduğu an.

Sonucunda dünya'nın ve evrenin geleceğinin her senaryoda bir felaketle sonlandığını görüyoruz. peki insanın geleceği nasıl görünüyor? 1899 yılında, insanlardan 2000'li yılları anlatmaları istenmiş ve bu gelecek tasvirleri bir çizer tarafından resmedilmiş;

Burada dikkatleri çeken bir durum var; insanlar, ne kadar ileriyi düşünürlerse düşünsünler, yaşadıkları çağda görebildikleri teknolojinin gelişiminden fazlasını göremiyorlar. analog ve mekaniğin dominant olarak düşünüldüğü bu tasvirlerde kimse dijital teknolojiyi düşleyemiyor. aynı durum muhtemelen bizim düşüncelerimizde de var olmakta ama bilinen bir şey var ki, insanoğlu, elektromanyetik ve elektronikle ilgilenmeye başladığından itibaren şimdilik sonu tahmin edilemeyen bir yola girdi. burada başka bir entry'mden direkt alıntı yapacağım; intel'in kurucularından gordon moore, 1965 yılında "electronics magazine" adlı dergideki makalesinde işlemcilerin hızının her iki yılda bir 2'ye katlanarak ilerleyeceğini söylemiştir. 2011 yılına dek bu öngörüsü gerçekleşti;

Günümüzde ise geçerliliğini sürdürmekle beraber katlanma hızının tahminlerden yavaş gitmeye başladığı gözlemlenmektedir. burada devreye amerikan bilimadamı ve fütürist ray kurzweil giriyor. kurzweil, 1999 tarihli "the age of spiritual machines" adlı kitabında "accelerating returns" adlı bir yasadan bahseder, moore'un öngörüsünü destekleyen ve genişleten bir yorumla teknolojik ilerlemenin sadece transistörleri değil, insanlığı değiştireceğini ve şu an tahayyül edemeyeceğimiz bir çağın kapısında olduğumuzu söylemektedir.
Yani diyor ki, içinde yaşadığımız çağda teknoloji o kadar eksponansiyel artıyor ki bir noktada -bu bir nokta kurzweil'e göre 2045 yılı- insanoğlu yapay zekayı kendi beyninin limitlerine getirecek, yalnızca dijital değil, nöroloji başta olmak üzere birçok bilim dalının katkısıyla biyolojik beynini sentetik bir ortama taşıyacak ve bunun sonucunda teknoloji kendi kendini ilerletmeye başlayacak, yaratılan üstün zeka*, çok hızlı bir şekilde kendini daha üstün bir hale getirecek ve bir defa başladığında bu artış durmayacak. gerçeklikler ve duygular değişecek. bu yüzden geçtiğimiz yıl obama'nın başlattığı brain initiative (brain research through advancing innovative neurotechnologies) projesi çok değerli ve obama geleceğin bilimde olduğunu bilen bir adam. başımızda böyle bi herif olsa bu ülke uçardı be. herneyse, kısacası technological singularity adı verilen bu noktadan itibaren hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, 2045 iyimser bir tarih olsa da önümüzdeki yüzyıldan önce posthuman yolunda ciddi bir değişimin başlayacağı kesin. ancak bu, teknolojik tekillik kavramının sonu beklediğimiz kadar iyi olmayabilir. 2100 yılından önce insanlığın sonunu getirmesi beklenen olaylar araştırmasında singularity, %5 ile zirvede. yine %5 oran ile moleküler nanoteknolojik silahlar arkasında yer alıyor. sonrasında ise savaşlar(%4), tasarlanmış salgın(%2), nükleer savaş(%1), nanoteknoloji kazası(%0.5) ve doğal salgın(%0.05) geliyor.
Yani dünyanın ve evrenin nasıl sona ereceğini tahmin edebiliyoruz, ama insanın geleceğinin bir teknolojik tekillik mi, bir battlestar galactica ya da firefly sahnesi gibi mi, silahlarla mı yoksa gelişini tahmin edemeyeceğimiz ani bir yok oluş mu olacağını bilmiyoruz, insanın ne olduğunu ise biliyoruz; baktığı gökyüzündekilerle aynı atomları taşıyan, akıllı, kimyasal bir organizma. eğer insanlar her şeyin bu kadar doğal olabileceğini kabul etse, birbirlerini sadece insan olarak kabul edebilse, dünya şu an çok daha güzel bir yer olabilirdi.
Geçen gün yine burada okuduğum ve çok hoşuma giden, montesquieu'nün bir sözüyle bitireyim; "Eğer ülkeme yararlı olacak, ancak diğer ülkeleri mahvedecek bir şey biliyorsam prensime önermem; çünkü ben önce bir insanım, sonra bir fransız’ım. Ben zorunlu olarak insan doğdum ve tesadüfen fransız oldum."


bu yazı, wikipedia ve youtube kaynakları yanında kişilerden alıntılar ve yine bu başlıkta dikkatimi çeken birkaç entry'de bahsedilen konuların düşüncelerimle birleştirilmesi sonucu hazırlanmıştır. yazarlarına bilhassa saygılar.

4.03.2014

86. Oscar Ödülleri

86. Oscar ödülleri sahiplerini buldu. Yok lan bu olmadı, çok profesyonel bir giriş spotu.. Oscar cephesinde değişen pek bişey yok amk! (Bak bu bloğun amatör ruhunu daha iyi ifade etti.) Efendim sinemaseverler, ister Kore sineması deyip dudak büzsün Hollywood'a, ister aynı senaryoyu pişirip pişirip servis ediyorlar deyip dem vursun, töreni kendince protesto edip izlemese dahi ertesi gün Oscar'da neler olup bitti merak ederler sanırım. Ben de naçizane bir alt postta tahminlerim ve izlediğim filmlere dair kısa değerlendirmelerimi paylaşmıştım. Geçen yıl önceki yıllara göre tahmin edilmesi zor olmayan ve aslında çok da iyi filmlerin olmadığı bir yıldı. Belki bu yüzden belki de artık Oscar lobisini çözdüğümüzden ötürü tahminler büyük oranda tuttu. Gravity 7 ödülle şahsen beni mutlu etti. Dallas Buyers Club ise muhteşem oyunculukları ile göz ardı edilmedi ve hem en iyi erkek oyuncu hem de en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini kaptılar. Leo DiCaprio şu ana kadar çoktan hak etmişti aslında ödülü ama bir gerçek var ki bu sene her ne kadar çok iyi oynadıysa da Matthew McConaughey'den daha iyi olduğunu söylemek zordu. Before Midnight'ı ise yine görmedi adi lobi. Ödül listesini kayıtlara geçirip önümüzdeki Oscar'lara bakalım artık.


En İyi Film : 12 Years a Slave
En İyi Erkek Oyuncu : Matthew McConaughey - Dallas Buyers Club
En İyi Kadın Oyuncu : Cate Blanchett - Blue Jasmine
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Jared Leto - Dallas Buyers Club
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu : Lupita Nyong'o - 12 Years a Slave
En İyi Yönetmen : Alfonso Cuarón - Gravity
En İyi Özgün Senaryo : Spike Jonze - Her
En İyi Uyarlama Senaryo : John Ridley - 12 Years a Slave
En İyi Animasyon Film : Frozen
Yabancı Dildeki En iyi Film : The Great Beauty, Paolo Sorrentino(İtalya)
En İyi Görüntü Yönetimi : Emmanuel Lubezki - Gravity
En İyi Kurgu : Alfonso Cuarón, Mark Sanger - Gravity
En İyi Sanat Yönetimi : Catherine Martin, Beverley Dunn - Gravity
En İyi Kostüm Tasarımı : Catherine Martin - The Great Gatsby
En İyi Makyaj ve Saç : Adruitha Lee, Robin Mathews - Dallas Buyers Club
En İyi Müzik : Steven Price - Gravity
En İyi Şarkı : Kristen Anderson-Lopez, Robert Lopez("Let It Go") - Frozen
En İyi Ses Miksajı : Skip Lievsay, Niv Adiri, C. Benstead, Chris Munro - Gravity
En İyi Ses Kurgusu : Glenn Freemantle - Gravity
En İyi Görsel Efekt : T. Webber, C. Lawrence, David Shirk, Neil Corbould - Gravity
En İyi Belgesel : Twenty Feet from Stardom - Morgan Neville
En İyi Kısa Belgesel : The Lady In Number 6 - Malcolm Clarke, Carl Freed
En İyi Kısa Animasyon : Mr Hublot (2013) - Laurent Witz, Alexandre Espigares
En İyi Kısa Film : Helium (2014) - Anders Walter

1.03.2014

And The Oscar Goes to


Efendim buradan daha önce dünya kupası tahminleri yaptık, maç tahminleri yaptık ama henüz Oscar tahmini yapmamışız. 86. Oscar ile anılan tüm filmleri izlememişsek de büyük çoğunluğunu izlemiş olarak bunu da yapmaya hazırız sanırım.

Öncelikle isterseniz kısaca Oscar lobisini tanıyalım. Oscar için oy kullananların yaş ortalamasının 65 civarında ve 5100 kişiyi aşkın olduğu söyleniyor. Yani tam bir yaşlı kurtlar lobisi söz konusu. Bunların %23’ü kadın, dolayısıyla her yerde olduğu gibi burada da bir erkek egemenliği var. Ayrıca üyelerin ezici çoğunluğu daha önce Oscar kazanmamış kişilerden oluşuyor. Ve bir de bu üyelerin %94’ünün beyaz sadece %6’sının siyah olduğu bilgisi de kayıtlara geçsin. Tabi tüm bu bilinenler dışında kayıt dışı gölge lobiler olabileceğini de unutmamak lazım. Buradan ilgili linki verip geçelim tahminlerimize.

Öncelikle yılın film adayları ile başlayalım. 9 tane aday film var. Diğer aday filmlere göre daha az ön plana çıkan Captain Phillips ile Philomena filmleri dışında hepsini izledim. Benim en fazla ilgimi çeken film, bir filmden öte deneyim yaşatan Gravity filmi oldu. Gravity’iyi eğer bilgisayarınız başında veya TV’den izlediyseniz tam bir hayal kırıklığı yaşamanız kuvvetle muhtemeldir. Zira dediğim gibi bu film bir filmden öte muhteşem bir deneyimdir. Sinema sektörünün geldiği noktanın baş döndürücü tezahürüdür. Ve belki de gelecekte koltuğumuzda otururken daha nasıl deneyimler yaşayabileceğimize dair ipuçları veren muazzam bir projedir. Filmin senaryo bana göre oldukça basit. Ama bu basitlik belki de yönetmenin tüm dikkatleri bu deneyime vermemizi istemesinden de kaynaklı olabilir. Filmi normal 3D izleme ile IMAX 3D izleme arasında bile önemli bir fark hissettim şahsen. Ve ikinci izleyişimde bile müthiş gerildim. Adeta uzayda ben seyahat ediyormuşum gibi hissettim. Tek kişilik bir deneyim olan bu filmin senaryo basitliğinden ötürü Oscar’ı alamayacağını düşünüyorum. Ama bana göre yılın filmiydi ve Oscar almasını en fazla isteyeceğim filmdir Gravity. Uzay sanırım insanoğlunun varoluşundan beri en fazla merak ettiği ve sorguladığı mistik bir konudur. Bilmem hiç denediniz mi kırsal bir bölgede yaz gecelerinde eğer hava açıksa irili ufaklı milyonlarca yıldız ve gök cisimleri muazzam bir şekilde izlenebiliyor. İzlerken insanın başı döner adeta. Film işte bu baş döndüren uzay ortamında müthiş bir aksiyon sunuyor izleyicilere. Filmin görüntü yönetimi ve görselliği gerçekten muazzam olmuş ve sinemada tekrar tekrar izleyesi gelir insanın. Sandra Bullock ise kendisinden bekleneni fazlasıyla veriyor filmde.

İkinci önemli film Dallas Buyers Club. Tahminen akademinin de ilgisini çekeceği AIDS, transseksüellik, homofobia gibi önemli konuları ele alan ve muhteşem oyunculukları ile dikkat çeken bir film Dallas Buyers Club. İzlerken envai çeşit konuyu bir araya getiren ve her birinden bir mesaj verme kaygısını güden Mahsun Kırmızıgül filmlerini yâd ettim desem yuhlanmam umarım. Elbette o vasatlıkta değil ama bazı yerlerde o yüzeyselliği hissediyorsunuz. Bir yandan ön yargılar işlenirken öte yandan ilaç firmalarının sahtekârlığına dair verdiği mesaj sanki biraz havada kalıyor gibi, tam bağlanamıyor. Ama Matthew McConaughey ve Jared Leto gerçekten oyunculuk dersi verircesine performans sergiliyorlar. Jennifer Garner ise rolüyle sırf oynasın diye sonradan yamanmış bir rol gibi yüzeysel kalıyor zannımca. Filmin çıkış noktasının gerçek bir hikâye olması ise ayrıca filmi daha etkileyici yapmıştır. Neticede eksiklikleri olsa da senenin en dikkat çeken ve izlenmeye değer filmlerinden biri olmuştur.

Oscar’ın en çok ses getiren filmlerinin başındaki de sanırım The Wolf of Wall Street oldu. Yine gerçek bir hikayeden uyarlanmış borsadan para kazanan Jordan Belfort’un para kazanma hırsı, seks, kokain üçgeninden ve nihayetinde kaçınılmaz olan mahkeme salonuna terfi etmesini anlayan eğlenceli bir film. Leo DiCaprio kendisine çok yakıştırdığım piç rolünde yine harika bir oyunculuk sergiliyor. Film Oscar’a aday olan en erotik filmlerden biridir zannımca. Ve belki de Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio ikilisi olmasa aday olmayacak da. Bu durum, filmin kötü bir film olmasından ötürü değil, göreli muhafazakâr olduğunu bildiğimiz Amerikan toplumunun bu kadar açık seçik sahneleri ile bu denli yüksek perdeden duyulması şaşırtıcı oldu sanırım. Buna somut bir örnek de yine bu yıl Avrupa’da ses getirmiş Golden Globe adayı filmlerden Blue Is the Warmest Color filminin akademi üyelerince dikkate alınmamasıdır. Tabi anılan bu filmin erotizmin de bokunu çıkartıp yer yer pornoya doğru kaydığını belirtmek gerekir.

Oscar’ın bir diğer ilgi çeken filmi 12 Years a Slave filmi. Amerikan toplumunun geçmiş günahlarına bir tövbe naziresi ile son yıllarda sık sık karşımıza çıkan “kölelik ve siyahlara yapılan zulüm” filmin konusu. Obama ile birlikte bu tarz filmler daha mı sık görülüyor oldu yoksa bana mı öyle geliyor bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da; bu filmin konusu itibari ile ve geçen yıl ebediyete intikal etmiş Mandela’nın taze hatırası ile birlikte ayrı bir önem kazandığıdır. Ve zannımca Oscar’a en yakın film bu film. Ancak geçen yılın filmleri Lincoln ve Django Unchained güzelliğinde olmadığı kesin.

Gravity'den sonra senenin en orijinal filmidir “Her”. Tam olarak bilinmeyen gelecek bir tarihte insanoğlunun her zamanki gibi yalnızlığının o dönemdeki tezahürü konu ediniliyor. Bir nevi postmodern yalnızlık. Aslında sadece postmodern yalnızlık değil günümüz yalnızlığı da denebilir. Zira metaforlar günümüz için de geçerli. Yani elimizden düşürmediğimiz iPhone’lar S4’ler vs. birer Samantha aslında. Yalnızlık o kadar katıksız anlatılıyor ki boğucu kasvetli havayı hissederek filmi izlemeniz ve bunalmanız kaçınılmaz oluyor. Ve bir de Joaquin Phoenix var ki sanırım Oscar’ın büyük ayıplarından biri bu adamı en iyi oyunculuğa aday göstermemiş olmasıdır. Çünkü kendi karakterini, egonu, kişiliğini bastırarak ve yok ederek böyle bir oyunculuğu sergilemek gerçekten zor gibi ve bunu başarıyor Phoenix. Kanaatimce bu dediğim şey kilo alıp vermeden çok daha zor bir olay.

Oscar'a aday bir diğer filmimiz American Hustle. Filmin konusu üçkâğıtçılık ve FBI. Sanırım türevleri gırla yapıldı. Bana göre vasat bir film. Ayrıca Christian Bale'in bu filmdeki oyunculuğu da abartılıyor. Tamam herif epey bir göbek yapıyor rol icabı ama o beş kişiden biri olacak kadar da iyi oynadığını düşünmüyorum.

Son olarak bahsedeceğim film Nebraska, bir yaşlılık soyutlanmışlık filmi. Yaşlılığın flulaştırdığı bir dünya sunuluyor. Sanırım tam da bu yüzden film siyah beyaz çekilmiş. Birçoklarının sevmeyeceği izlerken bunalacağı, toplumun ön saflarında yer almayan kenarda kalanların, kenarda kalmış bir eyalette geçen insanların, yaşlıların, biraz fakirliğin, fakirliğe rağmen muzipliğin konu edinildiği kasvetli bir film. Klasik Hollywood filmlerinin dışında, her şeyiyle daha doğal gelen basitliğin filmi denebilir. Başrol oyuncu Bruce Dern çok iyi bir oyunculukla haklı bir Oscar adaylığını kazanıyor. Filme uyumlu country müzikleri de ayrıca güzel olmuş.

Şimdi gelelim bu filmlerden Oscar kazanması muhtemel olanlara. Öncelikle Gravity filmini bunlardan ayrı tutuyorum zira dediğim gibi klasik bir filmden ziyade sinemada edinilebilecek bir “tecrübe” gözüyle bakıyorum buna. Diğer filmler arasında Oscar’ı bana göre en fazla hak eden film Dallas Buyers Club. Ama yukarda belirttiğim hususlardan ötürü 12 Years a Slave filminin Oscar’ı alacağını düşünüyorum. Sürpriz plase olarak da The Wolf of Wall Street gösteriyorum.

En iyi aktör rolüne gelince… Aday olanların bu seneki performansları göz önünde bulundurularak değerlendirilince yine bana göre hak eden Dallas Buyers Club’daki perfromansı ile Matthew McConaughey. Ama öte yandan bana göre çoktan Oscar’ı hak etmiş olan Leonardo DiCaprio’nun bu sefer eli boş gönderilmeyeceğidir ya da en azından ben öyle umuyorum. Bu iki isim dışında başka bir isim gelirse şahsen çok şaşırtıcı bulacağım.

En iyi aktris rolünde hem benim favorim hem de jürinin de hem fikir olacağını düşündüğüm isim Blue Jasmine’deki rolü ile Cate Blanchett. Diğer adayların en az bir gömlek üstü olan tam anlamıyla muhteşem bir oyunculuk sergiliyor Cate ablamız. Plase Sandra Bullock olabilir. Diğer isimler ise sadece şaşırtır ve lobinin kahpeliği olur.

En iyi yardımcı erkek rolünde açık ara Dallas Buyers Club’daki oyunculuğu ile Jared Leto diyorum. Herif hem en iyi erkek hem en iyi kadın rolünü bile alabilirdi, o derece yani. Diğer olası tüm sonuçlar ise bana sadece yuh dedirtir.

En iyi yardımcı kadın rolü, sanırım seçilmesi en zor olan kategorilerden biridir. Adaylar bir birlerine yakın performans sergilemişler gibi geliyor. Julia Roberts’ı ise izlemedim. Kim seçilirse seçilsin şaşırmam ama yine de adetten iki isim saysak Sally Hawkins ve Lupita Nyong'o diyorum.

En iyi yönetmen adayım kesin ve o da Alfonso Cuarón, Gravity. Diğerlerinin hepsi şaşırtıcı olmayan sürpriz olur.
En iyi orijinal senaryo adayım Spike Jonze, Her. Bu olmasa Bob Nelson, Nebraska ve sürpriz plase Woody Allen, Blue Jasmine.

En iyi uyarlama senaryo adayım Richard Linklater, Before Midnight. Yani bu güzelim serinin en azından bir Oscar’la ödüllendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Açıkçası dahasını hak ettiklerini düşünüyorum ama işte Oscar lobisi… Plase mlase yok burda, adam olsunlar versinler ödülü.

Geri kalan kategorilerdeki belgesel, kısa film, animasyonları izlemediğim için bir yorum veya tahminde bulunamayacağım. Ayrıca teknik kategorilerdeki ıvır zıvır tırrı vırrı tahminleri de geçiyorum. Bunlarda, Gravity’nin özellikle görsel efekt alanı olmak üzere ön plana çıkacağı aşikar.


Son olarak özet geçersek tahminleri:

En İyi Film : 12 Years a Slave
En İyi Erkek Oyuncu : Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kadın Oyuncu : Cate Blanchett (Blue Jasmine)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Jared Leto (Dallas Buyers Club)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu : Lupita Nyong'o (12 Years a Slave)
En İyi Yönetmen : Alfonso Cuarón (Gravity)
En İyi Orijinal Senaryo : Spike Jonze (Her)
En İyi Uyarlama Senaryo : Richard Linklater (Before Midnight)