Şimdi bu –de –da ‘yı yanlış yazana laf edip zeka testi
yapanlar var. Ha paso yapan dangozlar var, onlar bilmiyor kabul. Ama yazı
hızıyla konuşma hızı arasında fark var. Çok daha hızlı düşünüp konuşurken yazı
geriden geldiğinden beyin karıştırıp arada yanlış yapıyor. Yoksa ben hayatımda
hiç bu kadar basit bi hatayı yapmadım. Yapmışsam bahsettiğim hipotezdendir.
Mallık yapmayın, önyargılı davranmayın. Ne bana ne de ilk defa de’yi yanlış
yazanı gördüğünüze. Belirtmek istedim.
20.01.2014
19.01.2014
Black Books
British dizilerinden devam ediyoruz. Tadında bırakılan bir dizi daha. Bu adamların en çok hoşuma giden şeyi tadında bırakmaları. Koca koca kitapların yerini cep kitapçıklarına, destan gibi yazıların yerini 140 karaktere bıraktığı bu devirde aradığımız tam olarak böyle bir şey olmuyor mu?! Her sezonunda sadece 24 dakikalık 6 bölüm ve sadece 3 sezon. Brilliant!
Umursamazların şahı ve bana göre komedi dizilerin en bomba karakterlerinden Bernard, saf ve biraz çatlak kafalı Manny ile çılgın çatlak Fran karakterlerinin, pislik ve dağınıklık içerisinde olan Black kitapevinde geçen bohem hayatlarının konu edildiği absürt komedinin adıdır black books. Komedinin ve absürdlüğün dozajını çok iyi ayarlamışlar ve muhteşem olmuş. Dizideki Bernard karakteri hayran olunası bir karakter. Bir elinde sigarası ötekinde bitmeyen şarabı ile dünya yansa umurunda olmayacak bir bohemlikte. Herif bu gerçeğin farkında: ”Bu da hayat! Köle gibi çalışıp, acılar içinde eskiyoruz. İşte hayat bu” ve tam da benim kafada. Bu arada yasal bir uyarı; bu diziyi izledikten sigara ve şaraba başlayabilirsiniz. Manny.. hem saf hem çatlak. Herif tavuğa çatal üzerinde striptiz yaptırarak derisini yavaş yavaş soyacak kadar çatlak :D Fran ise bu iki herifle birlikte üçgeni tamamlayan çatlak kadın karakter.
Bir alt postta dediğim gibi bir oturuşta bitirilebilecek bu diziyi de kesinlikle uzun zamana yayarak izlemelisiniz. Zira kıyamayacaksınız hemen bitirmek istemeyeceksiniz ve zaten öyle tam olarak tadını da alamazsınız. Ben de uzun süredir beklettiğim son bölümünü bugün bitirdim.
Diziden güzel bir diyalogla postu bitirelim:
Müşteri: Sanırım, sigaranızın dumanından ben de neredeyse sizin kadar içmiş oluyorum.
Bernard: Takma kafana, sen de bir ara bana bir içki ısmarlarsın.
15.01.2014
Spaced
British komedisinin katıksız olduğu hollywood’un gereksiz romantik ayaklarının pek olmadığını az buçuk izleyen herkes farketmiştir. Coupling gibi efsane bir diziyi miras bırakan bir komedi anlayışı söz konusu yani. Dizilerin uzunlukları, finali bi türlü getiremeyişleri vs. gibi etmenler hep can sıkmıştır. Hele söz konusu olan komedi dizisiyse bokunu çıkarmayacaksın. 20-25 dk ideal ve tabi bir asır devam etmeyecek(bkz. How i met your mother). Başlıktaki dizide en çok dikkatimi çeken 24 dk olması sadece 2 sezon ve her sezonda sadece 7 bölüm olması. E bir de imdb’de 8.8 gibi şahane bir skor. Tanıdık bir isim gelecek olan olan Simon Pegg faktörünü de göz ardı ediyorum.
Hikaye, işsiz güçsüz ve biraz da evsiz bir adet adam ve bir adet kadının bi kafede ilginç bir diyalogla tanışması ve sonrasında aynı eve çıkması ile başlıyor. Sonrasında aynı apartmanda tam bir çılgın sanatçı olan brian, suratsız ev sahibesi ve ana karakterlerin yakın arkadaşları olan mike ve twist etrafında dönen bir hikaye bizi bekliyor.
Komedi dizilerinde alışkın olduğumuz ve nerede gülmemiz gerektiğini bize hatırlatan gülme efekti yok. Karakterler çok yakışıklı güzel alımlı tipler değil. Şişko kız, kel erkek, sıradan insanlar sıradan hayatlar. Senin benim gibi, herkes gibi. Bi de yer yer çocukça gelecek sahneler var. Tüm bunlar diziye ayrı bir hava katıyor, diziyi duru, keyifli, samimi yapıyor. Ama bakmayın böyle basit dediğime, diziyi iyi anlamak için zengin bir sinema/sanat kültürü de gerekiyor belirteyim. Diziyi izlerken the shining’in korku sahnelerinden, woody allen'ın meşhur manhattan'ından tut the matrix’e kadar değişik göndermeler göreceksiniz. Çok fazla ince göndermeler, eski dizilere/filmlere referanslar vs var. Hatta bu yüzden izleyeceğim her bölüm için imdb’den “Did you know?” başlığına bakıyordum. Ha bir de big bang theory’de olduğu gibi burda da star wars bombardımanı var. Oyunculukları muhteşem, doğal samimi ve keyifli bir british komedisi izlemek isteyenler, bi solukta izleyebilecekleri bu güzel diziyi keyfini çıkarta çıkarta ve yayıla yayıla buyursunlar izlesinler.
1.01.2014
11.12.2013
Bir Kar Masalı AMK!
olaylar soyle gelisti: guzel site yapmislar, kombine sahipleri vaz
gecince-karsiliginda hediye ceki mi ne aliyolar- biletlerin az da olsa
bi kismi bosa dusuyor. yardimdim hemen internetten aldim. mutluydum.
derken aksam saat 8'de evden ciktim. tam cikarken kar basladi. baya da iyi yagiyor. amk kendime de guvenmiyorum, acemi soforum. yavaaas yavaaas gidiyoz butun milletle.
saat 8:45 gibi falan stat cevresindeydim. orada geniiiiiis bi u cekiyorsun otopark icin. saat 9:45 oldugunda ben hala u'yu bitirmemisim. derken bi baktim ben yanlislikla stadin otoparkina donmusum. tabi oralar halk icin degil.
amk yardiriyorum asagi dogru herkes otobanin sagina park etmis. ben de edicem arkadan pic trafik polisi "01(arabayı adana'dan aldım, kaldı oyle. adanalı değilim) devam et park etme oraya" diyor. amina kodugum gormuyor musun rezaleti?! bi de cekicileri dizmisler siraya bok var gibi lan bastiyorum asagi dogru taaaa arabalarin bittigi yere park ediyorum. en az bi kilomere stada.
kar yagiyor ama aanasinin ami gibi olacak o belli bastan. arabayi cekseler sikseler umurumda degil. kosa kosa stada gidiyorum. kar yagiyor. arabanin amk demisim. nefessiz bi sekilde yardiriyorum yokus yukarı. bakmayin baya var stada. amk ben kosarken sampiyonlar ligi muzigi caliyor. her seye kufredemiyorum nefesim yok!
lan stada tersten giriyorum ya adamlar almiyor bilet nerede diye. gise obur tarafta, internetten almisim bileti. "abi -ayilarin hepsi simdilik dayi- walla internetten aldim" diyorum, maili gosteriyorum. "bak abi referans no falan, juventus yaziyor bak" derken adam saliyor aciyip. bu sefer stadin obur ucuna yardiriyorum. malum giseler oarada. gisedeki orospu hatun yavas yavas veriyor bileti. kufredemiyorsun bi gotluk yapar diye, refererans numaramı begeniyor once. lan nesini begenmiyosun amk. arada koca cam var, dovsen dovemezsin.
alinca bileti tersine yardiriyorum. 10. dakkaya falan yetisiyorum. cepler bozuk para falan dolu ama kimse sallamıyor. cok iyi bi taraftar oldugunu anliyorum o gazla. kar siddetleniyor. oyuncular soyunma odasina gidiyor. daha da siddetleniyor. belli ki mac tatil olacak. kos kos arabaya gidiyorum. arabayi cekmislerse donup olecem uzerim ince sayilir. buluyorum arabayi. hala ensonda benimki. istanbul'un en safi oldugumu anliyorum. sonra 30-40 hizla eve variyorum kazasiz belasiz. mac yarin 4'teymis. is yerinden izin kasacaz simdi, hadi bakalım..
derken aksam saat 8'de evden ciktim. tam cikarken kar basladi. baya da iyi yagiyor. amk kendime de guvenmiyorum, acemi soforum. yavaaas yavaaas gidiyoz butun milletle.
saat 8:45 gibi falan stat cevresindeydim. orada geniiiiiis bi u cekiyorsun otopark icin. saat 9:45 oldugunda ben hala u'yu bitirmemisim. derken bi baktim ben yanlislikla stadin otoparkina donmusum. tabi oralar halk icin degil.
amk yardiriyorum asagi dogru herkes otobanin sagina park etmis. ben de edicem arkadan pic trafik polisi "01(arabayı adana'dan aldım, kaldı oyle. adanalı değilim) devam et park etme oraya" diyor. amina kodugum gormuyor musun rezaleti?! bi de cekicileri dizmisler siraya bok var gibi lan bastiyorum asagi dogru taaaa arabalarin bittigi yere park ediyorum. en az bi kilomere stada.
kar yagiyor ama aanasinin ami gibi olacak o belli bastan. arabayi cekseler sikseler umurumda degil. kosa kosa stada gidiyorum. kar yagiyor. arabanin amk demisim. nefessiz bi sekilde yardiriyorum yokus yukarı. bakmayin baya var stada. amk ben kosarken sampiyonlar ligi muzigi caliyor. her seye kufredemiyorum nefesim yok!
lan stada tersten giriyorum ya adamlar almiyor bilet nerede diye. gise obur tarafta, internetten almisim bileti. "abi -ayilarin hepsi simdilik dayi- walla internetten aldim" diyorum, maili gosteriyorum. "bak abi referans no falan, juventus yaziyor bak" derken adam saliyor aciyip. bu sefer stadin obur ucuna yardiriyorum. malum giseler oarada. gisedeki orospu hatun yavas yavas veriyor bileti. kufredemiyorsun bi gotluk yapar diye, refererans numaramı begeniyor once. lan nesini begenmiyosun amk. arada koca cam var, dovsen dovemezsin.
alinca bileti tersine yardiriyorum. 10. dakkaya falan yetisiyorum. cepler bozuk para falan dolu ama kimse sallamıyor. cok iyi bi taraftar oldugunu anliyorum o gazla. kar siddetleniyor. oyuncular soyunma odasina gidiyor. daha da siddetleniyor. belli ki mac tatil olacak. kos kos arabaya gidiyorum. arabayi cekmislerse donup olecem uzerim ince sayilir. buluyorum arabayi. hala ensonda benimki. istanbul'un en safi oldugumu anliyorum. sonra 30-40 hizla eve variyorum kazasiz belasiz. mac yarin 4'teymis. is yerinden izin kasacaz simdi, hadi bakalım..
12.11.2013
Karsu
Burayı çok boşladık be. Arada bir yazmayı buradan paylaşmayı çok severim ama işte üşengeçlik tembellik. Efendim, karşınızda Karsu Dönmez. Hala keşfetmediyseniz bu billur sesi ilk buradan duymuş olun istedim.
28.09.2013
The Conversation
Zaman o kadar hızlı geçiyor ki geçen her bir yıl sonraki yılların geçiş hızını artırıyor adeta. Çocukken zaman daha yavaş akıyor sanki ve büyüdükçe bu hız artıyor. Geçen gün Neşet Ertaş’ın ölüm yıl dönümü denince cidden şaşırdım, bir yıl olmuş muydu dedim. Bir yıl geçmiş meğer ama özellikle son 2-3 yılda yaşananlar sanki tek yıl içerisinde olmuş gibi görünüyor bana.
Başlıktaki filmi zamanını tam olarak anımsayamadığım ama galiba epey bir vakit önce izlemiştim. Film izlerken garip bir etki bırakmıştı harika bir film değildi belki ama garip havası ile büyülemişti adeta. Zaman zaman aklıma geliyordu bu film, izlemek istiyordum tekrardan ama adını bilmiyordum. Meğer bu filmi izleme listeme eklemişim ve izlemek bugüne kısmetmiş. Filmi, Robert De Niro’nun John Cazale’ı methettiği sözlerini okumam ve ardından bahtsız Fredo’muzun zaten 5 tane olan filminden bilmediklerimi izleme listeme almam neticesinde izledim. Senarist ve yönetmenliğini Francis Ford Coppola’nın yaptığı filmde, oyunculuklarda oscarlık performansıyla Gene Hackman, John Cazale, filmin önemli bir parçası olsa da küçücük bir rolde Robert Duvall ve Harrison Ford gibi usta oyuncular boy gösteriyor. Baştan dediğim gibi aman aman bir film değil ama derin bir film olduğu şüphe götürmez. John Steinbeck’in başlarken sıkan ama sonrasında ilerledikçe ilgi çeken Gazap Üzümleri kitabı gibi bir nevi. Charles Baudelaire’nin “hem kurbanım, hem de cellat” betimlemesindeki antagonist bir nevi. Müzikleri, teması, 70’lerin dingin havası ile baktıkça ilgi çekici hale gelen ünlü tablo Mona Lisa bir nevi. Özetle çok popülist değilseniz bu az bilinir filmi mutlaka izleyin derim.
20.03.2013
Aylaklığa Övgü
Bir arkadaşımın ekşi sözlükte yazdığı bir entrylerden yola çıkarak Bertrand Russell’ın 1932 yılına ait Aylaklığa Övgü (In Praise of Idleness) isimli denemesini boş bir zaman (ilginç olan yazı da bununla ilgili biraz) bulunca okudum. Yazının genel bakış açısının yanında verdiği bazı fikirler de okunası. Kabaca özetleyeyim ve kendimce biraz tartışayım.
Öncelikle yazarın insanoğlunu geliştirici fikirlerin, bilimin, sanatın vs temelinin çalışmak zorunda olmayan zengin, aristokrat benzeri kesim tarafından atıldığına dikkat çektiğini belirtmek istiyorum. Yani boş zaman elde ederek daha huzurlu bir yaşam sürmek ve bu boşluğun en azından potansiyelli kişiler tarafından insanlığın gelişimine çevrilmesi temel amacımız. Az çalışma noktasında ise çalışma saatlerini 8’den 4’e düşürmek de ara amacımız oluyor.
İlk bakışta az çalışmanın çok orijinal bir fikir olmadığı ve kolayca görülebileceği düşünülebilir ancak yazar uzun uzun çalışmanın bi erdem olduğunun topluma aşılandığını ve insanların küçüklükten beri böyle yetinebileceği fikrinin aşılandığını belirtiyor. İlginç olan ise bunun zenginler, -genellikle daha eski dönemlerde- askerler ve din adamları gibi zaten ayrıcalıklı ve çalışmak zorunda olmayan kitle tarafından dile getiriliyor oluşu. Buna çoğunlukla bu kitleyle işbirliği içerisinde olan günümüz politikacılarını da ekleyebiliriz.
Sanayi devriminin ilk yıllarında günlük çalışma miktarının günlük 15 saat olduğunu ancak yazının yazıldığı tarihte ise 8 saate düştüğünü öğreniyoruz. 1932’den bu yana pek bi rahatlama sağlayamamışız ki bugün de sekiz saat çalışmaya devam ediyoruz. Çalışma saatlerinin azalması ve resmi tatil günlerinin ortaya çıkmasına aristokrat ve zengin kesimin verdiği tepki şaşırtıcı değil: “Fakirler bu kadar boş zamanı ne yapacak?”
Bu sürenin kapitalist gelenekteki ülkelerde sıradan insanlarını refahını gelişen teknoloji yardımıyla azaltılmayışı çok garip olamasa gerek. Ancak dönemin komünist Rusya’sında da değişen bi şey yok. Yine çalışmanın kutsallığına yapılan övgü ve gerekli ihtiyaçlar sağlandığında daha az çalışarak bunun rahatlığını yaşamak yerine bu kez de insanların geleceği yemesi ve biraz da gereksiz yeni ihtiyaçlar çıkıyor karşımıza. Mesela Sibirya’yı ısıtmak için garip bir proje girmiş devreye. O olmasa başkası bulunur. Yani orada da bireyin refahı birinci öncelik değil piramidin en altındakileri sefaletten kurtarıyor olsa da. İhtiyaçları geçince ortaya savaşlar çıkıyor ki aslında belki de zurnanın zırt dediği yer burası. Her zaman güçlü olmalısın ki senin ülkene çöreklenmesinler.
Kendimce bitirirsem iyi hoş da Bertrand abim sistemi düzeltmek, ekonomik dağılımın adilleştirilmesi, daha az çalışmak için falan ne öneriyorsun dersek pek bi cevap alamıyoruz. Tek yol devrim deyince ortaya çıkan devletler de pek yardımcı olmuyor, olmamış da zaten kendisinin dediği gibi.
Son olarak yazıda değinilen ama detaylıca işlenmeyen din adamlarının çalışmayı kutsallaştırması, boş zamanı olan aristokrasinin entelektüel gelişimi sağlaması, hatta yukarıda bahsetmediğim aşağıdakilerin uyanmasına vesile olacak fikirlerin dahi yukarıdan gelmesi gibi başlı başına üzerine düşünülecek konular vermesi açısından oldukça güzel bir deneme olduğunu da vurgulayayım.
Styx - Boat on the River
Bruno Mars - The Lazy Song
Öncelikle yazarın insanoğlunu geliştirici fikirlerin, bilimin, sanatın vs temelinin çalışmak zorunda olmayan zengin, aristokrat benzeri kesim tarafından atıldığına dikkat çektiğini belirtmek istiyorum. Yani boş zaman elde ederek daha huzurlu bir yaşam sürmek ve bu boşluğun en azından potansiyelli kişiler tarafından insanlığın gelişimine çevrilmesi temel amacımız. Az çalışma noktasında ise çalışma saatlerini 8’den 4’e düşürmek de ara amacımız oluyor.
İlk bakışta az çalışmanın çok orijinal bir fikir olmadığı ve kolayca görülebileceği düşünülebilir ancak yazar uzun uzun çalışmanın bi erdem olduğunun topluma aşılandığını ve insanların küçüklükten beri böyle yetinebileceği fikrinin aşılandığını belirtiyor. İlginç olan ise bunun zenginler, -genellikle daha eski dönemlerde- askerler ve din adamları gibi zaten ayrıcalıklı ve çalışmak zorunda olmayan kitle tarafından dile getiriliyor oluşu. Buna çoğunlukla bu kitleyle işbirliği içerisinde olan günümüz politikacılarını da ekleyebiliriz.
Sanayi devriminin ilk yıllarında günlük çalışma miktarının günlük 15 saat olduğunu ancak yazının yazıldığı tarihte ise 8 saate düştüğünü öğreniyoruz. 1932’den bu yana pek bi rahatlama sağlayamamışız ki bugün de sekiz saat çalışmaya devam ediyoruz. Çalışma saatlerinin azalması ve resmi tatil günlerinin ortaya çıkmasına aristokrat ve zengin kesimin verdiği tepki şaşırtıcı değil: “Fakirler bu kadar boş zamanı ne yapacak?”
Bu sürenin kapitalist gelenekteki ülkelerde sıradan insanlarını refahını gelişen teknoloji yardımıyla azaltılmayışı çok garip olamasa gerek. Ancak dönemin komünist Rusya’sında da değişen bi şey yok. Yine çalışmanın kutsallığına yapılan övgü ve gerekli ihtiyaçlar sağlandığında daha az çalışarak bunun rahatlığını yaşamak yerine bu kez de insanların geleceği yemesi ve biraz da gereksiz yeni ihtiyaçlar çıkıyor karşımıza. Mesela Sibirya’yı ısıtmak için garip bir proje girmiş devreye. O olmasa başkası bulunur. Yani orada da bireyin refahı birinci öncelik değil piramidin en altındakileri sefaletten kurtarıyor olsa da. İhtiyaçları geçince ortaya savaşlar çıkıyor ki aslında belki de zurnanın zırt dediği yer burası. Her zaman güçlü olmalısın ki senin ülkene çöreklenmesinler.
Kendimce bitirirsem iyi hoş da Bertrand abim sistemi düzeltmek, ekonomik dağılımın adilleştirilmesi, daha az çalışmak için falan ne öneriyorsun dersek pek bi cevap alamıyoruz. Tek yol devrim deyince ortaya çıkan devletler de pek yardımcı olmuyor, olmamış da zaten kendisinin dediği gibi.
Son olarak yazıda değinilen ama detaylıca işlenmeyen din adamlarının çalışmayı kutsallaştırması, boş zamanı olan aristokrasinin entelektüel gelişimi sağlaması, hatta yukarıda bahsetmediğim aşağıdakilerin uyanmasına vesile olacak fikirlerin dahi yukarıdan gelmesi gibi başlı başına üzerine düşünülecek konular vermesi açısından oldukça güzel bir deneme olduğunu da vurgulayayım.
Styx - Boat on the River
Bruno Mars - The Lazy Song
11.03.2013
Brazzaville
Sıcak bir yaz günü, alıp başınızı gitmişsiniz uzak bir diyara..Suyun saflığı ve temizliğinden dipteki çakıl taşlarını, mercanları, balıkları görebileceğiniz masmavi bir diyar...Çok kalabalık olmayan ama tenha da olmayan bir sahilde, suda oynaşan çocuklar, voleybol oynayanlar, kendi halinde takılanlar, suyun tadını çıkaranlar, kumsalın tadını çıkaranlar gibi her türlü grup mevcut. Renkli, keyifli bir ortam var. Siz de adını ilk kez duyduğunuz bir tropikal içecek elinizde, şezlongda uzanmış manzaranın keyfini çıkarıyorsunuz. İşte tam böyle bir ortamda keyfinize keyif katacak, ketçapınızın yanına mayonez olacak bir müzik grubudur Brazzaville.
Brazzaville grubu 1997 yılında kuruluyor ve bugüne kadar 11 albüm çıkarttılar. Grup, Türkiye'de çok meşhur ve pek muhtemeldir ki siz de biliyorsunuz. Ben de üniversite hazırlıkta okurken genoa şarkısıyla grubu tanımıştım. Bundan daha iyi birçok şarkısı olmasına rağmen ve dinlediğim versiyonun kısalığına rağmen şarkı, grubun spiritüel tarafını ele vermişti ve bu güzel grubu keşfetmiştim. Tabi grubu pek tanımıyordum. Misal İstanbul'a aşık olduklarını, çok sonradan boğazın hikayesini anlatan Bosphorus şarkısıyla öğrendim. Grup defalarca Türkiye'ye geldi. İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa gibi önde gelen kentlerde konserler verdi. Grubun vokalisti David Arthur'un dünyada en sevdiği üç yerden biriymiş İstanbul. Doğduğu büyüdüğü LA'yi 2003 yılında bırakıp "kendi evimde gibi hissediyorum" dediği Barcelona'ya yerleşiyor. Bu küçük ayrıntıyı da benim de defalarca düşündüğüm, hayal ettiğim şey olmasından dolayı ayrıca sevdim.
Grubun spiritüel bir yönü olduğunu söyledim evvelen. Bu yönü müziklerine iyi kodlanmış halde zaten, şarkı sözlerinde ve demeçlerinde de görebiliyorsunuz bunu. Zaten manifestosunda dedikleri: "Brazzaville, dünyanın 'harikalarla dolu bir yer olduğu' naif fikrine adandı. Biz dünyamızın yüzeyinin altında, her şeyin yolunda gittiği bir başka gerçeklik olduğuna inanıyoruz. Bizim için esas gerçeklik bu. Mümkün olan her zaman etrafımızdakilere yardım ederek dünyadan daha az korkar hale gelmeye kararlıyız" bu sözlerden bu adamların farklı olduklarını görüyorsun. David de, gezmeyi seven, gezerek keşfeden ve keşfettiği şeylerle mutlu olan bünyelerden. Woody Allen'ın şehirler üstüne çektiği filmlerin benzerini, Brazzaville grubunda şarkılarıyla yapıyor. Babaannesinin şiir ve hikayeleri ile büyüdüğünü söylüyor. Şarkılarında da insan hikayeleri bolca var. "Ölen arkadaşlarım, eşim, oğlum, mutsuz insanlar, dünyanın sessiz/sakin herhangi bir köşesine kaçmak isteyenler, yaşlılık, bir gün ölecek olma durumu, kainat ve yaşadığımız dünyadaki ikilemlerin arkasında saklandığını düşündüğüm gerçekler üstüne" hikayeler bina ediyorum diyor. She was married to the Bosphorus / She threw her ring in then she blew a kiss / To the Ottomans and Byzantines / Lying beneath the sea sözleriyle sizi büyüleyen ve boğaza aşık eden Bosphorus şarkısının hikayesi kendisine sorulunca, Özge Can diye bir kızın kendisine anlattığı hikayeden etkilenerek yazdığını söylüyor. Asla İstanbul'u terketmeyeceğini, nereye giderse gitsin geri döneceği yerin İstanbul olacağını söyleyen kıza, niye diye sorunca kızın cevabı "Çünkü ben Boğaz’la evliyim. 16 yaşımdayken vapurda yüzüğümü çıkarıp Boğaz’a attım. Şehirle bağım hiç kopmasın diye." cevabını almış ve belli ki bu hikaye çok etkilemiş onu. Şarkılarında anlatılan hikaye sizi çok iyi yakalıyor ve müzikle bütünleşiyorsunuz. Up here at 30.000 feet/above all the suffering and pain deyince kendinizi bir an uçmuş bir vaziyette bulurken, The sun is coming up soon/It's time to go to sleep ile uykusuz geçirdiğiniz gecelerinize ithafen yazılmış olduğunu düşünüyorsunuz.
Grubun Türkiye'yi bilhassa İstanbul'u çok sevdiğini ve sık geldiğini söylemiştim. Hatta Brazzaville in Istanbul diye bir albümü de var. "İstanbul'da dolaşmayı, küçük dükkanları ve kafeleri keşfetmeyi seviyorum. Ezan sesini dinlemekten hoşlanıyorum. Sizin buna gün içinde çok dikkat kesilmediğinizin farkındayım, fakat bir yabancı için bu ses, kulağa oldukça akılda kalıcı ve gizemli geliyor. Her gün deneyimlediğimiz şeylerin arkasında yatan gerçek dünyanın bir nevi hatırlatıcısı... " diyor İstanbul için. Ankara'da da eskiyeni'de iki konseri olmuş ki ayağımıza gelen fırsatı, hem de iki defa, tepmişiz.
Bu adamları en güzel ve özel yapan şey de bana göre samimiyetleridir. Misal mail adresini bırakıp, şu tarihte İstanbul'da olacam, evinde ağırlamak isteyen olursa bana ulaşabilirler diyebiliyorlar. Bu şekilde bir sürü ev konserleri vermişler. Bir salonda 20-30 kişilik bir gruba müzik ziyafeti sunmadan önce de pankek yapıp ikram ettikleri bile oluyormuş. Seyirci ile diyalogları, samimiyetleri, konser arasında yanınıza gelip muhabbet etmeleri, mainstream'e mesafeli oluşları ve sair farklı yönleriyle çok güzel bir grup. Bu samimi abiler, İstanbul'a, Ankara'ya daha çok gelecekler anlaşılan ve geldiklerinde de kaçırmamak lazım.
Brazzaville-Jesse James
Brazzaville-Peach Tree
Brazzaville-Blue Candels
9.03.2013
It's a Woderful Life

Şurda kısa da olsa eski filmlerin kendi açımdan cazibesini anlatmıştım. Tabi bahsettiğim filmler seçme filmler veya çok iyi eleştirilerini duyduğum filmlerdir. Imdb film rate'i her ne kadar tam istediğimiz değerlendirme skalasına uygun olmasa da tavsiye niteliğinde kesinlikle çok başarılı olduğuna inanıyorum. Sonuçta bu oranlamayı bizim gibi çok sayıda kullanıcı yapmakta. Oscar ödüllerindeki gibi bir ihtiyar heyeti yok. Bu yüzden The Shawshank Redemption gibi efsane filmler hiç Oscar alamazken burda tüm zamanların en iyi film listenin tepesinde olabilmektedir. Tam da bundan dolayı imdb'de an itibari ile en iyi 29. sıradaki It's a Wonderful Life filmini izledim açıkçası. Bir de şöyle bir durumum var; izlemeyi düşündüğüm bir film hakkında eleştiri ve yorumları öncesinde okumam, filmi izledikten sonra okurum.
Başlıktaki filmin konusu adından belli, amacı seyircisinin mutlu olmasını sağlayacak bir "feel good movie" dir. Frank Capra'nın 1946 modeli filmi. Filmin yönetmeni Capra'yı şurda belirtilen hususlardan dolayı sevmesem de filminin hakkını verelim; çok iyi bir film kesinlikle ve çok iyi bir iş çıkarttığı kesin. Rear Window'un da başrol oyuncusu olan James Stewart bu filmde de başrolde ve kelimenin tam anlamıyla döktürüyor. Alfred Hitchcock'un bu adama olan takıntısını anlayabiliyorum. Eski filmleri izledikçe böyle büyük usta aktörleri de farkediyorsunuz. James Stewart, bu filmi yanı sıra Rear Window'da ve Vertigo'da çok iyi gerçekten. Benzer şekilde Cary Grant'i North by Northwest'le Jack Lemmon'u The Apartment ve Some Like It Hot'taki muhteşem performanslarıyla tanımıştım.
Kapitalizm bulutlarının Bedford tepelerini sardığı bir zamanlarda, herşeyin para olmadığını bize gösteren, para sevdasına inat namusuyla yaşayan kahramanımız George Bailey, gençlik hayallerini elinin tersiyle itip, babasının hayatta iken kasabasında üstlendiği iyilik temsilciliğini üstlenir. Oysa babasına bu küçük dünyada haps kalmayacağını, dünyaya açılacağını, eğitimini Avrupa'nın en güzel yerlerinde sürdürüp büyük adam olacağını söylemişti. Kendisi gibi eğitim fırsatını elinin tersiyle aşkı için iten güzel prensesimiz Mary ile evlenir. Mary dedik de, bu kız tam aşık olunacak kız. Çok fedakar, paraya ve güce tapmayan kadınların olduğunu bize ıspatlayan, tanrının bir hediyesi o. Hem de öyle böyle değil güzelliği, kurban olurum böyle kıza. Neyse biz konuya devam edelim. George, Mary ile evlenir çoluk çocuğa karışır, kıt kanat geçip sürmekte hayatları. Ama bir yandan da "lan keşke gitseydim avrupalara, yazık ettim karıma, çoluğumun çocuğumun rızkına mani oldum" düşüncesi var kafasının bi köşesinde. Tabi Mary zerre kadar parayı umursamadığı için böyle düşünmez, o sevginin vücut bulmuş hali, tek derdi George'udur, ailesidir. George'un iyilik acentesindeki yaşlı bunak amcası 8.000 dolar para kaybedince, George tam anlamıyla çıldırır. Eve gelir, triplere girer, sağa sola sataşır, bunalıma girer ve köprüye çıkıp tam intihar edeceği sırada, henüz kariyerinin başında genç bir melek gelir yardım eder ona. O olmamayı dilemişti, melek de ona olmayışında dünyanın nasıl olacağını, sevdiklerinin yaşamlarının ne şekilde olacağını yaşatarak ona gösterir. George kahrolur çünkü onsuz dünya herkese zindan ve lanet olsun deyip vazgeçer intihardan.
Bu konu etrafında ya da benzer temalı diyelim birçok film çekilmiştir sonradan. Ama elbette bu film bambaşka, hiçbiri bu filmin eline su dökemez, ki zaten Jim Carrey'in ya da Adam Sandler'ın içinde yer aldığı filmlerin bu filmle kıyaslanması bile abesle iştigalden başka birşey olamaz. Kısaca çok güzel film bence, izleyin pişman olmazsınız. Film notum:9
Led Zeppelin - Good Times Bad Times
Led Zeppelin - Whole Lotta Love
Led Zeppelin - Babe I'm Gonna Leave You
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















