22.12.2011

Kar Kışa Özlem


Kar kışa fırtınaya özlem duyulur mu? Duyulur hem de nasıl. Hep nerde o eski bayramlar derler ya, ben de sanırım nerde o eski kışlar diyecem. Küresel ısınmanın müsebbibi olduğu light bir şekilde yağan, havada iken eriyen karın yerine, lapa lapa yağan karı özledim. Diz boyu yağan ve günlerce yerde kalan karı özledim. Karda yürürken gıcırt gıcırt çıkan sesi özledim. Bir de lapa lapa yağarken, kafayı göğe sonsuzluğa dikip "güzelliği" sonsuzluğu izlemeyi özledim. Ayrı bir güzelliktir kış, monochrome'dan coşkuya bir köprüdür benim için.

8.12.2011

Kirli Oyun ve İkiyüzlü UEFA





Yoruma gerek yok. Olay taze, görüntüler ve hakemlerin rezaleti ortada. Herşey normal diyen UEFA ikiyüzlülüğe devam edip lanetlenecek mi yoksa gerekeni yapacak mı?

4.04.2011

Böcekler




Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.
        (Orhan Veli)

17.02.2011

Yeni Bir Ev


Lise 1. sınıfın ilk günü yeni okulumda belki de o ana kadarki hayatımın en mutlu gününü geçiriyordum. Etrafımdaki arkadaşlarımın büyük çoğunluğu ailelerinden uzaklaşmanın verdiği hüzünle kimi gizli kimi açıktan ağlıyorlar ya da hüzünleniyorlardı. Ben ise tam tersine aileden uzaklaşmanın verdiği özgürlüğün tadını çıkarmaya başlamıştım. Bu benim sürekli problem çıkaran ya da kötü alışkanlıklara meyleden karakterimden değildi. Evet biraz deli bir adamdım ve hala öyleyim ama lise boyunca herhalde hayatımın en düzgün bölümünü yaşamışımdır. Konu da o değil zaten.

Lisedeki özgürlüğü yaşadıktan sonra üniversitede yine ailemle aynı şehirde olmama rağmen eve karşı biraz da okula yakın olsun bahanesi üreterek arkadaşlarımla birlikte evde kaldım. Okulu uzatınca ise son senede devlet babanın krediyi kesmesiyle ister istemez eve dönmek zorunda kaldım. Okulun son senesi, iş arama ve işten sonraki ilk 2 ayı hesaplayınca yaklaşık bir buçuk yıl boyunca evde kalırken hep aklımda kendi evime çıkmak vardı. Ne zamanki işe girdim ve bunu hayata geçirecek oldum anne ve babım verdiği tepki şaşırtıcıydı. Annem "gidersen bi daha evime gelme"ye kadar vardırırken babam etmediği lafı bırakmıyordu. Ben tabi kararından kolay kolay vazgeçmeyen bi tip olarak çıktım gittim. Ertesi hafta aram düzelmişti anne-babamla :)

25 yaşındaki bi insanın anne-babasından ayrı oturmak istemesinin bu kadar tepkiyle karşılanması bana inanılmaz şaşırtıcı geldi önce. Ama sonra bir baktım ki benim sülalemde bunu yapan yok ki çok geniş bi akraba çevrem vardır. Yani bana çok sıradan gözüken bir şey onlar için tabuydu ve yıkılıyordu. Daha önce olgunlaşamama üzerine diye yazmıştım. Anne-babam hep onun mutlak sebebi olacak kişiler oldular ve ben de hep onlara karşı çıktım, kendi bildiğimi yaptım. Hiç pişmanlık da hissetmiyorum. Madem onlar düşünerek fikirlerinde yenilenmeye gitmiyorlar, o halde zorla öğreneceklerdi. Hala da zorla öğrenmekte ısrar ederler. Onun için de kırılmalar, üzülmeler çok olacaktır. Ancak onları defalarca kırmasaydım ben de ben olamayacaktım.

Şimdi evim darmadağınık, hep hazır yemek yiyorum, yeterince düzen falan yok. Bir ara toparlarım herhalde. Ama benim kafa daha rahat be aga.

4.02.2011

Batan Meseleler #2

Ne zaman bir ünlü kişi hayatını kaybeder o zaman meydandaki bir dolu insan kardeşi ölmüşçesine üzülür ya da üzülme numarası yapar. Hele bu internet camiasında öyle böyle değildir. Çünkü sahte sözler söylemek oralarda çok daha kolaydır. Tabi bunun esas öncü kuvveti bize sahte hayatlar gösteren TV’lerin öldükten sonra da yavşakça verdiği gazdır. Zaten o ölen kişi dünyanın en iyi insanlarından biridir, inanılmaz iyi niyetlidir, hayatı boyunca başarılı şeyler yapmıştır, gerçek değeri anlaşılamamıştır vs. vs. ya da bunlardan bazıları.

Nasıl ki medyanın insanlara etkisi siyasi konularda fazla ise toplumsal konularda da öyledir. İnsanlara inanmadıkları, benimsemedikleri şeyleri inanıp benimsetebilir ya da öyleymiş havası verebilir. Çoğunluğu saf olan kitle de haliyle öyle şekil alır. Tekrar özel durum dönersek herkes ölen ünlünün ardından “inanamıyorum, X ölmüş L” “bugün çok üzgünüm” gibi palavralar savurur, kuzeni öldüğünde ancak vereceği tepkiyi veriyor görünür. Bazı çokbilmişler de çıkıp pek önemsemeyenleri eleştirir durur.

Kimse kusura bakmasın ama bana hayatımda bir yerleri olan, ciddi şeyler katmış ünlüler haricinde gerisine üzülmem ben, hatta sallamama bile. Ya da her gün dünya da ölen yüz binlerin haberini aldığımda ne kadar üzlüyorsam ona da o kadar üzülürüm. Hepimiz öldük, ölüyoruz ve öleceğiz zaten. Milyarlarcası gibi. Ölmek değil de yaptıklarımızda asıl mesele…

16.01.2011

Olgunlaşamama Üzerine


Ebeveynler çocuklarını korumacı şekilde değil kendi ayakları üzerinde durmasını bilebilcek şekilde yetiştirmelidirler. Çünkü eğer sürekli koruyarak, her işini yöneterek ve onun üzerine hiç sorumluk vermeden yetiştirirlerse sonunda çocuk -daha doğrusu artık yetişkin- kendi ayakları üzerinde durması gereken yaşa geldiğinde karşısına çıkacak problemleri daha önceden yüzleşmediği için tanımayacak, çok uzun yıllar boyunca başkaları tarafından halledildiğinden nasıl çözeceğine dair fikri olmayacak ve meselerinde kendi iradesi ile çok başlılığa izin verdiğinden sağlıklı çözümlere de kavuşamayacaktır.

Özellikle anneler içlerinde doğuştan var olan korumacı içgüdülerini akılları ve gözlemleri ile harmanlamaz ve sadece onların direktiflerine göre hareket ederse çocuğunun gelişimine yarardan çok zarar verecektir. Bu noktada çocuğun karakteri de önemlidir. Eğer bunu olduğu gibi kabul edecek sinmiş bir karakteri varsa tam olgunlaşamamış olarak hayata başlamaya mahkum kalacaktır. Yok, eğer buna direnir ve kendi hayatını kendi karakteri ile yaşamaya karar verirse o zaman hayatta atacağı adımlar daha sağlam, kendine güveni daha bir yüksek ve içi karmaşa dolu değil daha bir huzurlu olacaktır. Elbette hayatta her şeyde olduğu gibi bu mesele de siyah ve beyazlar yoktur ve esas mesele grinin ne kadar koyu ya da ne kadar açık tonu üzerine kurulu olduğudur.

Grinin açık tonunda kalan kişinin yaşamı, işi, evliliği ve her türlü ayrıntısında hala ebeveyni etkilidir ve onun eksikliğini hissettiği yerlerde ebeveyninin yerini dolduracak başka insanlar arar. Bunun neticesinde yaşam süreci hep problemli ve karmaşıktır. Sağlam adımları atmaya cesareti yoktur, zira bunu öğrenmemeiştir. Bu adımları ise en yakını olsa dahi onu tam olarak asla bilemeyecek başkalarının eline bırakmak zorunda kalacaktır. Bu durumda da yaşadığı kendi hayatı olamayacaktır. Aslında olacaktır ama ne istediği gibi ne de tam olarak özgür! Yaş ilerledikçe bunun etkileri ister istemez azalacak olsa da geçmişini ve alışkanlıklarını hem hayatından hem psikolojisinden kesip atmak hiç de kolay olmasa gerek…

29.12.2010

Wayne Rooney Diyor ki



Wayne Rooney geçen ayki Barcelona-Real Madrid maçı için hayatında gördüğü en iyi performans olduğunu söyledi. Rooney'in dediğine göre maçı izlerken o kadar zevke gelmiş ki bir ara şaşkınlıktan amuda kalkmış. Rooney durumu "Coleen walked in and asked what I was doing! But it was the best performance I’ve ever seen. It was unbelievable." diye anlatıyor.
Rooney diyor ki: "Biz Barca'ya karşı şampiyonlar ligi finalinde oynarken bu kadar ezilmedik ama Realliler ruhsal çöküntüye girdiler, topla ne yapacaklarını bilmiyorlardı."

Bu arada Kaka'nın gelecek sezon Chelsea'ye transfer olacağı söyleniyor. Daha önce de Inter için adı geçmişti.

28.12.2010

Bir Mülakat Hikayesi



Sevgili profesyonelleşen dünyanın amatör ruhlu bloğu ve okuyucusu! Sen hala burda mısın ? :)

Bugün güzide bir kurumumuzun mülakatına girdim. Mülakat değil de kendi adıma ‘felaket’ de diyebilirim. Şu ana kadar bir sürü sözlü mülakata girdim ama hiçbiri bugünkü kadar amatörce ve kibirlice yapılmadı. Sınava bugün için çağrılan kişi sayısı 40 ve herkese başlangıç saati olarak 14:00 verildi. Sonra hepimiz bekleme salonuna doluşup beklerken, bir kişi için öngörülen sürenin 10-15 dakika olduğunu ve sınavda tamamı teknik olmak üzere 5-6 soru sorulacağı söylendi. Soyadı sırasına göre olan listede sonlara doğruydum. Buna göre sıranın bana 19:00’dan sonra gelmesi gerekiyordu ki sınavı 20 hatta 22’ye kadar sürdürebileceklerini söylediler. Benim gibi listede sonlarda olan, okulumuzun eski mezunlarından biri ile dışarı çıkıp bir yerde oturalım dedik. Yeni gözde mekanlarımdan biri olabilecek ortadünya'da 1.5 saat kadar oturduktan sonra kuruma geri döndük. Allah’tan döndük ki zaman geçtikçe mülakat süresi de kısaldıkça kısalmış. Saat 18:00’e 5-10 dakika kala sıra bana geldi. Odaya girdim buz gibi bir hava vardı. Oysa 18:30 otobüsünü kaçıran ve dibe vuran dipten çıkış kapısı olarak bu sınavı gören ‘ben’in sinirleri yeterli gergindi, bir de bu hava etkisi ile iyice dondular. Kendini tanıt dendi. Kendimi tanıttım odanın telaş kokan atmosferinde. ‘Çorbalar soğudu’ tadındaki bu telaşın mahcubiyetiyle soru beklerken hiçbir soru sorulmadı. Birbirlerine bakan gözlerden bir çifti bana dönüp ‘ne iş yaparız/yaparsın burda?’ sorusunu yöneltti. Gerisi iyice şaşıran şaşkın ‘ben’in birkaç şey zırvalaması ve sonrasında kar tipi içinde ‘tamam gidebilirsin’ yanıtı…Üç dakikada filan olmuştu tüm bu anlatılanlar. Dönüp ‘ama 14 saat …’ demek istedim ama çoktan buz tutmuş dilim dolanmadı. Dört bin civarlarında ücret veren bir kurumun 3 dakikayla(!) adam alması bana fazlasıyla profesyonelleşen, uzmanlaşan ve insanlıktan uzaklaşan ‘hayat’ımızı bir daha düşündürttü. ‘Hayat’ donup havada asılı kaldı ve harfleri birer birer dökülüp toprakla kucaklaştı. ‘Hayat’ doğduğu yere dönerek sonunun ‘toprak’ olduğunu usulca fısıldar gibiydi. Hayattan bana aşağıdaki uzmanlaşan ve aynı zamanda insanlıktan uzaklaşan dünyamızın hikayesi geriye kaldı. Ve tabi 14 saatlik devam ettiğim bu otobüs yolculuğu.

1908 yılında Henry Ford, Model T adıyla bilinen otomobillerinin üretimine başladığında, bir iğnedekinin aksine, tek bir otomobilin yapımı için 7.882 farklı işlemin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Ford yaşamını anlatırken, uzmanlık gerektiren bu 7.882 işlemden 949’unun “fazlasıyla güçlü insanlar” tarafından, 3.338’inin ise “sıradan” insanlar tarafından yapılması gerektiğini söylemişti. Diğer işlemler, “kadınlar ve çocuklar” tarafından yapılabilirdi. Ford, soğukkanlı bir tavırla şöyle anlatıyordu : “Daha sonraları, 670 işlemin ayakları olmayan, 2.637 işlemin bir ayağı olmayan, 2 işlemin kolları olmayan, 715 işlemin tek kolu olmayan ve 10 işlemin de körler tarafından gerçekleştirilebileceğini anladık. ” Diğer bir deyişle, uzmanlaşmış işler bütün bir kişiyi değil, kişinin belli bir bölümünü gerektiriyordu. Aşırı uzmanlaşmanın ne kadar zalim ve insanlıktan uzak boyutlara ulaşabildiği, bundan daha iyi ifade edilemezdi.

Bu yazıyı 24 Aralık’ ta yolda yazdım, köprünün altından çok sular aktı ama yine de ekleyeyim istedim.

25.11.2010

Bir Muhasebe

İnternet aracılığıyla vs. yabancı ülkelerden birçok insanla sohbet etme olanağı bulduğumda dikkatimi çeken şey hep en zengin olarak bildiğimiz ve de öyle olan ülkelerde dahi insanların çoğunun 18-20 yaşlarından itibaren iş hayatına atılmaları oldu. Kimisi tam zamanlı, kimisi yarı zamanlı, kimisi en azından yazları da olsa bir şekilde hayata atılıp para kazanıyorlar. Dönüp en başta kendime, sonra da Türkiye’de üniversite okuyan gençliğe baktığımda büyük çoğunluğumuzun maddi sıkıntılarımız olmasına rağmen 22-24 yaşlarına kadar babalarımızdan aldığımız harçlığa talim ederek yaşadığımızı görüyorum. Elin Amerikalısı, Avrupalısı prestijli bir bölümde okusa dahi gidip yarı zamanlı garsonluk, satıclık vs. yapabiliyorken en başta ben olmak üzere biz ise iş beğenmeyip karizmayı çizdirmeyelim diye hiç bulaşmıyoruz.

İş meselesinde olduğu gibi kendi ülkesini ya da farklı coğrafyaları gezip görmek, çeşitli etkinliklere katılıp (eğlenme odaklı olanları demiyorum)gerçek anlamda sosyalleşmek, kendine faklı özellikler katarak geliştirmek, hayatıyla ilgili daha cesur kararlar almak gibi birçok alanda yine geride kaldığımızı görüyorum.

Aslında gene ülkemize saydırmak değil de kendime saydırmak benim derdim. Tabi yine benim gibi olan çok sayıda kişiyle ilgili genelleme yapmak istediğim de doğru. Ayrıca bu dediklerimin hakkını veren, hepsi olmasa da bir kısmı için gerçekten uğraşan insanları görmezlikten geliyor değilim. 25 yaşıma 1 ay kala hayatımda ilk defa maaşlı bir işe giren kendime kızmanın sonucu buraya yazdıklarım. İşin ilginci üniversiteye gelene kadar bulunduğum üst seviye ortamlarda dahi parmakla gösterilen bir öğrenci -yerine göre karakter- olmama rağmen geriye dönüp baktığımda üniversite geçen şu 6 yılda kendime hayat tecrübesi ya da kazanç olarak çok da bir şey katmamış olmak beni rahatsız eden. Ne Erasmus, ne Interrail, ne Exchange, ne Work&Travel gibi araçları kullanıp kendi kapalı dünyamda kaldığım gibi kıçımı kaldırıp bir şeyler yaparak bilmem kaç yaşındaki babamdan para almaktan utanmaktan kendimi kurtarmadım.

Esasında bir iş görüşmesinde okulu niye uzattın sorusuna “rahat okumayı tercih ettim” dememden sonra “peki bu zamanı nasıl geçiridin” karşı sorusunun karşılığının hemen hemen hiçbir şey olduğunu fark edişim tetikledi bu iç muhasebeyi. Ya okuyoruz işte deyip, onu dahi adam gibi yapmayıp uyuşuk uyuşuk geçirdiğim anlamsız dönemler geldi aklıma. Gerçi en azından boş da olsa yakın arkadaşlarımla geçirdiğim gerçekten huzurlu vakitler teselli veriyor bir parça. Ama yine o arkadaşlarla daha dolu, daha anlamlı ve daha faydalı şeyler yapamaz mıydık sorusu da gelmiyor değil aklıma.

Bu pişmanlığım aklımın bir köşesinde dursun da geri kalan vaktimizi saçma sapan değil de daha güzel ve anlamlı yaşayarak geçirmenin bir nedeni olsun. Bir de şöyle tekrar yazdıklarımı okuyunca kendimi ifade etmede sıkıntı yaşadığımı da gördüm. En iyisi yazmaya devam edelim de bu dertten kuruluruz belki.