Uzun zamandir listemde olan Gisaengchung (Parasite) filmini nihayet izleyebildim. Film, sınıf meselesini semboller ve metaforlar üzerinden, akıcı bir dille anlatan oldukça başarılı bir film. Filme adını veren "parazit", alt sınıfın hayatta kalabilmek için zenginlere tutunmasını anlatıyor. İşin ilginci, onların da altında, aynı yaşam için mücadele eden başka "parazitlerin" olduğunu göstermesi. Filmin en başarılı metaforlarindan biri koku. Aile her şeyi kusursuz yapsa bile üzerlerine sinmiş o varoşluk kokusunu gizleyemiyor ve sınıf atlayamayacaklarını her seferinde hatırlıyoruz. Bodrum, merdivenler, hamamböceği, kaya gibi diğer semboller de aynı fikri destekliyor. Özellikle finalde çocuğun babasını kurtardığını sandığımız sahnenin aslında bir hayal çıkması oldukça etkileyiciydi. Harari'nin Sapiens'indeki ortak mitler fikrine benzer; belki de hepimizi ayakta tutan şey, bir gün o tarafta olabileceğimize dair kurduğumuz hayaller. Buna rağmen filmi kusursuz bulmadım elbette. Bazı metaforların altını gereğinden fazla çiziyor, gözümüze gözümüze sokuyor. Seyirciye biraz daha yorum alanı bırakabilirmiş. Yine de Bong Joon Ho'nun anlatım ritmi, kara mizahı ve Güney Kore sinemasına özgü dili sayesinde film sonuna kadar ilgiyi canlı tutuyor. Film notum 8/10.
19.07.2026
18.07.2026
Messi’nin Son Dansı mı, İspanya’nın Yeni Çağı mı?
Unutulmaz yarı final maçları da tamamlandı ve artık Dünya Kupası’nın son durağına geldik: final. Tabi bir de gereksiz ve amaçsız üçüncülük maçı var ama neyse, onu sonra düşünürüz. Şimdi önce yarı final sonuçlarını değerlendirelim; gece 04.00’e alarm kurup WhatsApp grubunda beraber heyecanla takip ettiğimiz o unutulmaz maçların biraz üzerinden geçelim.
Fransa – İspanya
İlk yarı finalde FIFA sıralamasının bir numarası Fransa ile üçüncü sıradaki İspanya karşı karşıya gelmişti. Fransa, turnuvanın yarı finaline kadar belki de en göze hoş gelen futbolunu oynayan takımdı. Sahada inanılmaz özgüvenli duruyorlardı; rahat gol buluyor, zor gol yiyorlardı. Bu yüzden maçın favorisi olarak gösterilmeleri de gayet normaldi.
Özellikle Olise-Dembélé-Mbappé ileri ucu gerçekten korkutucu görünüyordu. Çok hızlı atağa çıkabilen, çok hızlı gol atabilen bir takım Fransa. İspanya’nın yıldızı ise şüphesiz Lamine Yamal’dı ama o da sakatlıktan yeni çıktığı için bu turnuvada henüz istenileni tam olarak sahaya yansıtamamıştı.
Maçın başında Fransa çok hızlı bir atak da buldu. Ama İspanya aynı zamanda turnuvanın en iyi savunma takımı. Hızlı atakları çok güzel kapattılar, tehlikeyi erkenden önlediler. Başka bir takım olsa daha 15. dakikada Mbappé golü yazmıştı belki de.
Eşleşme öncesinde söylediğimiz gibi, bu Fransa takımını durdurabilecek bir takım varsa o da şu ana kadar sadece bir gol yiyen İspanya’ydı. Öyle de oldu.
İspanya bildiğimiz İspanya gibi oynadı. Son derece sakin, son derece serin, sanki karşısındaki rakip Fransa değil de herhangi bir rakipmiş gibi. Sanki maç Dünya Kupası finaline çıkma maçı değil de gayet normal bir lig maçıymış gibi inanılmaz bir dinginlikle, cool’lukla kendi temposunu ve oyun planını sahaya yansıttı.
Fransa ise aslında son üç Dünya Kupası’nda buraları görmüş, bu anlamda en tecrübeli takımlardan biri olmasına rağmen nedense maçın ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Kendi oyunlarını sahaya yansıtamadılar.
İlk 20 dakika henüz tam olarak ne olduğunu anlamadan geçmişken, 20. dakikada Yamal arkadan sinsice ceza sahasına gelen bir topa vücuduyla araya girdi ve Digne’in müdahalesiyle yerde kaldı. Sonuç penaltı. İspanya, golcü oyuncusu Oyarzabal ile 1-0 öne geçti bile.
Tam o anda kenardaki Deschamps’ın yüzünde korkuyu ve endişeyi okumak mümkündü. Zaten bu yarı finalden önce de Nations League ve Euro yarı finallerinde İspanya’ya elenmişlerdi. Yine aynı acıyı hissetmiş gibi bir hâli vardı. Başka bir takıma karşı olsa belki dönme inançları daha yüksek olurdu ama bu İspanya’ya karşı işleri zordu.
Üstüne bir de 28. dakikada Saliba sakatlanarak oyundan çıkınca, muhtemelen “bugün bizim günümüz değil” hissi iyice çökmüştür Fransa tarafına.
38. dakikada İspanya, Yamal-Oyarzabal-Ruiz üçlüsüyle ceza sahasına muhteşem paslaşmalarla girdi. Pozisyon autla sonuçlandı ama İspanya, neler yapabileceğini çok görkemli bir sekansla gösterdi. 42’de ise kaleci Unai Simón pozisyonu erken sezip kaleyi terk etmese, muhtemelen Mbappé skoru eşitlemişti.
Dakika 58’de Pedro Porro’nun kendi başlattığı, Olmo ile paslaşıp ceza sahasına girdiği ve muhteşem şekilde golle tamamladığı pozisyon Fransa’nın tabutuna vurulan çivi oldu. Zaten yokları oynuyorlardı, o golden sonra iyice bittiler.
Açıkçası bu maç bana biraz 2022 Dünya Kupası finalini hatırlattı. O maçta da Fransa 78. dakikaya kadar sahadan silinmişti ama sonra ne olduysa Mbappé bir şekilde takımı oyuna sokmayı başarmıştı. Bu maçta da 67’de gole yaklaştı ama olmadı. Fransa’nın cılız çabaları İspanya tarafından kolay bir şekilde bertaraf edildi.
Bana göre Fransa bu maçı orta sahada kaybetti. Olise-Dembélé-Barcola gibi muhteşem hızlı, teknik ve ofansif oyunculara karşılık, İspanya’da takımın lideri Rodri, hücum aklı Olmo ve bu maçın yıldızlarından Ruiz çok iyi oynadı. Fransız hücum hattını büyük ölçüde pasifize ettiler.
2018 şampiyon kadrosunun en önemli parçalarından biri N’Golo Kanté’ydi. Fransa’nın bu maçta tam olarak öyle bir oyuncuya ihtiyacı vardı sanki. Pas arası yapacak, orta sahada denge kuracak, defansif gücü artıracak biri. Tabi yenilgiden sonra böyle yorumlar yapmak kolay. Neticede Fransa bu tura kadar turnuvanın en başarılı takımıydı ama bu maçta kendi karakterini sahaya koyamadı ve turnuvanın bir diğer büyük favorisi, son Avrupa şampiyonu İspanya’ya elendi.
Arjantin – İngiltere
İkinci yarı finalde ise yine tarihi bir eşleşme vardı: Arjantin-İngiltere.
Ve tabii ki sahada Lionel Messi. Artık bu turnuvayla birlikte tüm zamanların en iyisi olduğunu bir kez daha kanıtlamış adam.
Daha maç başlamadan, marşlar okunurken bile Arjantin’in nasıl duygularla sahaya çıktığını yüzlerden ve coşkudan okumak mümkündü. Beklendiği gibi bu tarihi eşleşmenin önemini bilerek, özel bir motivasyonla gelmişlerdi. Arjantin’de De Paul yerine Simeone ilk 11’deydi. İngiltere’de ise Saka yerine Djed Spence kadroya alınmıştı. Aslında Saka’nın turnuvada çok iyi bir ofansif performansı vardı ama belli ki İngiltere biraz daha temkinli olmayı tercih etmişti. Özellikle Messi’ye karşı arkayı daha sağlam tutmak istemişlerdi.
İngilizler maça önde baskıyla başladı. Açıkçası Arjantin bu baskıyı yiyince genelde zorlanıyor. Kırılgan savunmaları bir şekilde hataya sürükleniyor ve gol yiyebiliyorlar. İsviçre maçı biraz öyle olmuştu. İlk yarıda İngiltere de bunu denedi.
Arjantin ise yine bu eleme turlarında gördüğümüz gibi fazla temkinliydi ve topu biraz geride kabul etti. Çok fazla aksiyon olmasa da ilk yarı için İngiltere’nin daha baskılı ve gole daha yakın taraf olduğunu söylemek mümkündü.
Arjantinliler ayrıca sert oynadı. Muhtemelen İngilizleri mental olarak kırmak için, zaman zaman oyun kuralları içinde ya da sınırlarında kalarak, adeta dövdüler. İngiltere ilk yarıda ceza sahası çevresinde çok iyi duran toplar da kazandı bu sert müdahalelerden ama bunları biraz cömertçe harcadı. İlk yarı bu şekilde 0-0 bitti.
İkinci yarının başında Arjantin, Alvarez ile çok etkili iki pozisyon buldu. Pickford iyi kapattı. Maç aslında dengede giderken, İngiltere 55. dakikada kendi ceza sahasından Pickford ile başlayan hızlı atakta Gordon ile golü buldu.
Bu gol aslında Arjantin’in uyanış golü oldu.
Henüz bir dakika geçmemişti ki Simeone ile müthiş bir atak yakaladılar ama Spence çok güzel bir müdahaleyle tehlikeyi önledi. 68’de Messi’nin müthiş, adrese teslim ortasında İngiliz kaleci yine harika bir kurtarış yaptı. 75’te bu kez De Paul çok güzel kesti, Mac Allister’ın kafası direkten döndü. Bir dakika sonra yine benzer bir organizasyon geldi, bu kez top kalecide kaldı.
85’te Enzo Fernández çok iyi vurdu, Pickford parmaklarının ucuyla kornere çeldi. Ve o korner… Messi’nin organizasyon şefliğini üstlendiği o pozisyonda topu uygun pozisyondaki Fernández’in önüne bıraktı ve bu kez Enzo topu köşeye çok düzgün yolladı. Bu golle Arjantin nihayet maça dengeyi getirdi.
Sonra 90+2.
Mac Allister’ın şutu bu kez diğer direkten döndü. Dönen topu Messi aldı, sürdü, sağ ayağıyla harika şekilde içeri kesti ve topu Lautaro Martínez’in kafasına kondurdu. Arjantin böylece İngilizlerin fişini çekti.
Bu maç aslında tam Arjantin’in son yıllardaki turnuva karakterini gösteren maçlardan biri oldu. Çok parlak başlamıyorlar, zaman zaman geriliyorlar, savunmada açık veriyorlar, hatta maç ellerinden gidiyor gibi oluyor. Ama sonra bir yerden Messi çıkıyor, bir yerden takımın inadı çıkıyor, bir şekilde o maçın içinden geçip yollarına devam ediyorlar.
İngiltere açısından elbette acı bir veda oldu. Çünkü maçın büyük bölümünde planları iyi işledi. Pickford elinden geleni yaptı, Spence tercihi de büyük ölçüde mantıklı göründü. Ama Arjantin’i, hele Messi’li Arjantin’i, son düdük çalmadan bitirdim diyemiyorsun.
Messi yine her zamanki gibi oyunun aklıydı. Belki 25 yaşındaki gibi her pozisyonda üç kişiyi geçip kaleye gitmiyor, eskisi gibi çok kosamıyor ama artık başka bir şeye dönüştü. Bir pasla, bir dokunuşla, bir orta ile maçın kaderini değiştiren bir oyuncu. Bu yaşta, bu seviyede, bu baskı altında hâlâ takımının en iyisi olmak, oyunun en belirleyicisi olmak gerçekten inanılmaz.
Ve böylece finalin adı kondu: İspanya-Arjantin.
Üçüncülük Maçı: Fransa – İngiltere
Final maçına geçmeden önce, adettendir diyerek, aslında pek de bir anlamı olmayan üçüncülük maçına değinelim. Fransa ile İngiltere üçüncülük için karşılaşacak. Bu maçın bana kalırsa sadece istatistiksel bir anlamı var. İki takım da buraya üçüncü olmak için gelmedi sonuçta. İkisi de finali, kupayı, şampiyonluğu hayal ediyordu. Ama işte elenince insanı böyle garip bir teselli maçına çıkarıyorlar.
Mbappé oynarsa, 8 golle Messi ile eşit olduğu gol krallığında öne geçmek isteyecektir. Olise de 5 asistini biraz daha parlatmak isteyebilir. Harry Kane, Bellingham, Dembélé falan derken sahada yine çok büyük oyuncular olacak elbette. O yüzden “hiç izlenmez” diyemem. Ama maçın kendisi bana hâlâ acayip gereksiz geliyor. Birçok organizasyondan kaldırılmışken Dünya Kupası’nda hâlâ devam etmesi de biraz tuhaf. Finalin hemen öncesinde oynanan, kimsenin gerçekten istemediği cidden gereksiz maç.
Büyük Final: İspanya – Arjantin
Ve gelelim büyük finale.
Dünyanın en büyük spor organizasyonunun şampiyonunu belirleyecek o son maça. Bir tarafta son Dünya Kupası şampiyonu ve son Güney Amerika şampiyonu Arjantin. Diğer tarafta son Avrupa şampiyonu ve bu turnuvanın belki de en “ben buradayım” diyen takımı İspanya.
Bir tarafta 39 yaşında hâlâ turnuvaya damga vuran Lionel Messi. Diğer tarafta Barcelona’da Messi’nin ayak izlerini takip eden, henüz 19 yaşında olmasına rağmen şimdiden büyük bir yıldız olan Lamine Yamal.
Bir tarafta İspanyolların yeni şövalyesi Luis de la Fuente. Diğer tarafta Arjantin tarihinin en başarılı teknik adamı haline gelen Lionel Scaloni.
Bu finalin o kadar çok hikâyesi var ki, insan gerçekten “yok artık” diyor. Adeta scripted. Hatta bazen futbolun kendi senaristleri var da biz sadece izliyoruz gibi geliyor.
Mesela Lamine Yamal-Messi hikâyesi.
19 yıl önce Yamal henüz bebekken, UNICEF bir yardım organizasyonu için takvim çekimi yapıyor. Barcelona’dan Messi de o organizasyonda genç ve yükselen bir futbolcu olarak yer alıyor. Bebekler kura ile rastgele eşleştiriliyor. Messi’nin kucağına denk gelen bebek ise Lamine Yamal’ın ta kendisi.
Düşünsene. O gün Messi’nin kucağında küçücük bir bebek var. Kimse bilmiyor tabii, o bebeğin yıllar sonra La Masia’ya gireceğini, Barcelona altyapısında parlayacağını, daha 15-16 yaşında adını duyuracağını, Messi’nin ilk yıllarında giydiği o efsane 19 numaralı formayı sırtına geçireceğini. Ve sonra, 19 yıl sonra, Messi 39 yaşındayken, Yamal 19 yaşındayken, doğum günlerinin arasında sadece 19 gün varken, 19 Temmuz’da bu ikisinin Dünya Kupası finalinde karşı karşıya geleceğini. Gerçekten inanılır gibi değil.
Usta-çırak mı dersin, eski-yeni mi dersin, kral-varis mi dersin, Barcelona’nın geçmişi ve geleceği mi dersin… Hangi tarafından tutsan hikâye.
Bir de Messi’nin kariyeri boyunca Maradona’nın izlerini tuhaf şekilde takip etmesi var. Tanrı’nın eli golünün ve bütün sahayı çalımlayarak attığı o yüzyılın golünün ikiz kopyalarını yıllar önce La Liga’da atmıştı. Dünya Kupası hikâyelerinde de yine böyle garip benzer yankılar var. İngiltere’yi yine 2-1 geçmek mesela. Maradona’nın 1986’da İngiltere’ye yaptığı şeyden sonra, bu kez Messi’nin Arjantin’i İngiltere’yi son dakikalarda yıkıp finale çıkıyor.
Daha da ilginci, Maradona Napoli’de oynarken Arjantin-İtalya yarı finali oynanmıştı ve Napoli başta olmak üzere güneyli birçok İtalyan, Maradona hatırına Arjantin’i desteklemişti. Şimdi buna benzer bir şey de Barcelona tarafında yaşanabilir mi diye insan düşünmeden edemiyor. Katalan ve Barcelonalı futbolseverler için Messi sadece eski bir futbolcu değil; kulüp tarihinin en büyük figürü. Karşılarında kendi çocukları Yamal da var ama Messi de onların futbol hafızasının en büyük kahramanı.
Yani nereye baksan hikâye çıkıyor. Bir tarafta Barcelona’nın geçmişi, diğer tarafta geleceği. Bir tarafta Messi’nin son büyük dansı, diğer tarafta Yamal’ın belki de ilk büyük küresel imzası.
Üstelik sadece oyuncular değil, kenarda da ayrı bir hikâye var. De la Fuente, teknik direktörlük yolculuğunda Scaloni’nin hocası sayılabilecek isimlerden biri. Orada da ayrı bir usta-çırak ilişkisi var. Sahada Messi-Yamal, kenarda De la Fuente-Scaloni. Bu finali kim yazdıysa bayağı uğraşmış yani, helal olsun.
Maça gelirsek, kâğıt üzerinde İspanya yine favori. Bunu kabul etmek lazım. Turnuva boyunca en oturmuş, en sakin, en ne yaptığını bilen takım onlar gibi göründü. Ama bu bir final. Final maçlarında kâğıtlar biraz buruşturulup kenara atılır. Her şey olabilir.
Fransa-İspanya eşleşmesi öncesinde “Fransa’yı elerse elerse İspanya eler” demiştik. Benzer şekilde bu final için de şunu söylemek mümkün: İspanya’yı elerse elerse Arjantin eler.
Çünkü Arjantin de çok iyi bir takım. Belki İspanya kadar pürüzsüz değil, belki onlar kadar sistemli ve genç değil ama müthiş bir kenetlenme var. Turnuva boyunca yalpaladıkları anlar oldu, savunmada SOS verdikleri dakikalar oldu, hatta bazı maçlarda “tamam gidiyor galiba” dedirttiler. Ama bir şekilde oradan çıktılar. Çünkü bu takımın bir karakteri var. Bir inadının olduğu çok belli.
İspanya’nın yetenek kalitesi çok yüksek. Daha gençler, daha hızlılar, geri koşuları daha diri. Rodri-Olmo-Ruiz orta sahası muazzam işliyor. Yamal gibi muhtemelen bugünün en özel futbolcularından birine sahipler. Kenardan gelen oyuncuları bile maç çevirebiliyor.
Ama Arjantin’in de başka bir şeyi var: coşkusu. O Arjantin ateşi. Bir de tabii Messi.
İspanya’da bugünün en iyi futbolcularından biri olma yolunda yürüyen Lamine Yamal varsa, Arjantin’de gelmiş geçmiş en büyük futbolcu Messi var. İspanya’da Rodri-Olmo-Ruiz gibi çok güçlü bir orta saha varsa, Arjantin’de Paredes, Enzo ve Mac Allister gibi kavga etmeyi bilen, topa da basabilen, gerektiğinde çamura da yatabilen bir üçlü var. İspanya sistemse, Arjantin biraz duygu. İspanya akılsa, Arjantin biraz tutku. Final de zaten çoğu zaman bu ikisinin kavgası değil mi?
Ben yine yüzde 55-45 İspanya favori diyorum. Ama final olduğu için bu oranların da çok anlamı yok. Bir erken gol, bir kart, bir Messi pası, bir Yamal sihri, bir Dibu Martínez kurtarışı, bir Rodri şutu… Her şey bir anda değişebilir.
Umarım Messi son dansını yapar. Umarım bu dünyanın en büyük kupasını, kendi ismine ve kariyerine yakışır şekilde, Arjantin adına ikinci kez kaldırmayı başarır. Çünkü bazı hikâyeler vardır, bitmesini istemezsin. Ama bitecekse de böyle bitsin istersin.
12.07.2026
Çeyrek Finalin Ardından
Turnuvada çeyrek final maçları bugünkü iki maçın tamamlanmasıyla birlikte bitti. Artık son dört takım, yani en iyi dört takım kaldı. İlginç olan şu ki, gerçekten de son dörde kalan takımlar FIFA ülke sıralamasında ilk dördü oluşturuyor. Dünya Kupaları tarihinde uzun zamandır böyle “kâğıt üstünde de en iyiler kaldı” diyebileceğimiz bir tablo görmemiştik.
Şimdi yine kısa kısa maç değerlendirmelerine başlayıp, ardından yarı final eşleşmelerinde nasıl maçlar beklediğime dair birkaç şey söyleyeyim.
Fransa – Fas
İlk çeyrek final Fransa-Fas maçıydı. Geçen Dünya Kupası’nın yarı final eşleşmesi bu kez bir adım daha erken karşımıza çıktı. Beklediğimiz gibi Fransa’nın ağır bastığı bir eşleşmeydi ve Fransa baştan sona üstün oynayarak 2-0’la turu geçti. Hatta Fransa açısından bu maç Paraguay maçından bile daha kolay geçti.
Açıkçası Bono’nun muhteşem performansı olmasa skor daha farklı bile olabilirdi. İlk yarıda Mbappé’nin penaltısı başta olmak üzere çok önemli kurtarışlar yaptı. Ama ikinci yarıda Fransa, Mbappé liderliğinde beş dakika içinde iki harika gol bulup fişi çekti. Önce Mbappé ceza sahası yayından kalecinin uzanamayacağı uzak köşeye enfes bir plase bıraktı. Ardından yine Mbappé’nin pasında Dembélé hızlı gelişen atağı muhteşem bir golle tamamladı.
Fas’ın akılda kalan çok net bir pozisyonu yoktu. Sadece maçın sonlarına doğru uzaktan bir şut denemesini hatırlıyorum. Maçın adamı ise yine Dünya Kupalarının uçan kaplumbağası Mbappé’ydi.
İspanya – Belçika
İkinci maç İspanya-Belçika’ydı. Maç kontrollü, bol paslı ve sakin bir tempoda başladı. Tabii beklendiği gibi kontrol daha çok İspanya’daydı. Bu maçta Yamal biraz daha temposunu buldu gibi geldi bana. Sakatlıktan çıkmıştı ve turnuvada şu ana kadar biraz sönük kalmıştı. 30. dakikada gelen gol de onun kanattan başlattığı atakla geldi; Ruiz de temiz bir vuruşla işi bitirdi.
İlk yarı böyle biter diye beklerken, on dakika sonra bu kez Belçika adına bir önceki turun yıldızı olan De Ketelaere harika bir organizasyonda güzel bir kafa golüyle maçı eşitledi. İkinci yarıya da aslında Belçika iyi başladı. Arsenal’li Trossard, City efsanelerinden De Bruyne ve yine City’li Doku ile geliştirdikleri, yan ağlarda kalan çok güzel bir atak vardı mesela. Maç karşılıklı ataklarla dengeli ve çekişmeli gidiyordu.
Belçika adına kırılma noktası, Courtois’nın sakatlık nedeniyle 70. dakikada yerini Lammens’e bırakması oldu. Maç berabere biter ve uzatmaya gider diye beklerken, İspanya yine son dakikalarda bulduğu golle turu geçmeyi başardı. Yedekten giren Merino, önceki maçta olduğu gibi bu maçta da kahraman oldu. Tabi Courtois sahada olsaydı muhtemelen o topu daha iyi kontrol ederdi. Çünkü kaleciden dönen bir top neticesinde Merino topu önünde buldu ve ağları salladı.
Bu maçta ayrıca Euro 2024’ün yıldızlarından ve bu turnuvada sakatlık yüzünden süre alamayan Nico Williams da ilk kez son 15 dakika için sahaya çıktı. Pedri ve Ferran Torres gibi Barcelona’nın son dönem yıldızları da yine sonradan oyuna giren oyunculardı. Fransa gibi İspanya da gerçekten çok derinlikli ve güçlü bir takım. Kenardan soktukları oyuncular bile maçın kaderini değiştirebiliyor.
İngiltere – Norveç
Bugün oynanan turun kalan maçlarından ilki İngiltere-Norveç’ti. Bu turda dengeli geçmesini beklediğim maçlardan biriydi. Elbette İngiltere tecrübesi ve kadro kalitesiyle bir adım öndeydi ama Norveç de buraya kadar, özellikle Haaland başta olmak üzere, çok iyi performans göstererek gelmişti.
Maç İngilizlerin kontrolü ve ataklarıyla başladı. Ta ki ilk yarının bitimine doğru son 10 dakikaya girerken Norveç bir anda golü bulana kadar. Benfica’lı Schjelderup dar açıdan orta-şut karışımı muhteşem bir vuruş yaptı ve Norveç’i öne geçirdi. Bu şokla İngilizler bir ara oyunun kontrolünü iyice kaybetti. Hatta 43. dakikada Sorloth bencillik yapmayıp topu müsait pozisyondaki Haaland’a verseydi, ilk yarı 2-0 Norveç üstünlüğüyle bitebilirdi. Belki de Norveç o golle turu bile alacaktı.
Ne var ki bu pozisyondan iki dakika sonra çok tuhaf bir şey oldu. Norveç kalecisinin uzun degajı havadaki kamera kablolarından birine çarpıp laps diye Anderson’ın önüne düştü. Anderson topu taşıdı, Gordon’a aktardı, oradan Bellingham’a geldi. Bellingham da çok güzel kontrol edip topu biraz sürdükten sonra ceza sahası içinde harika bir vuruşla golü yaptı.
Kaleci kablo meselesinden dolayı hakeme itiraz etti ama hakem muhtemelen pozisyonu görmedi ve gol geçerli sayıldı. İlginç olan, VAR’dan da bir müdahale gelmemesi. Hani saç telini bile fark eden çipli top var ya, bu kadar net kablo temasını da herhalde kaydetmiştir diye düşünüyor insan. Bence bariz bir haksızlık oldu. Normalde kurallara göre oyun hava atışıyla devam etmeliydi. Ama Norveçliler de çok efendi takıldılar. Pek itiraz etmediler. Muhtemelen çoğu fark etmedi bile; sadece kalecinin itiraz ettiğini gördüm. Mısır ya da Portekiz falan olsa bu pozisyona iyi ağlardı.
55. dakikada Norveç’in kornerden geliştirdiği atakta arka direkte savunma oyuncusu Heggem ağları buldu ama VAR müdahalesiyle Haaland’ın pozisyonda faul yaptığı tespit edilip gol iptal edildi. Açıkçası bana normal bir ikili mücadele gibi geldi. Tamam, hafif bir itme var ama Anderson’dı sanırım, biraz ucuz şekilde kendisini direkt yere bırakıyor. Tersi durumda faul çalarlar mıydı, açıkçası emin değilim.
Aslında Norveç bu süreçte fena da oynamıyordu. Bu pozisyondan sonra da fırsatlar buldular. Hatta 75’te çok güzel bir pozisyonları direkten döndü. Maçın sonlarına doğru Bukayo Saka’nın çok etkili atakları oldu ama normal süre eşitlikle sona erdi ve maç uzatmalara gitti.
Uzatmaların başında yine Saka’nın kanadından İngilizler etkili geldi. O atak nihayet Bellingham’ın, tıpkı İspanya-Belçika maçındaki Merino golüne çok benzer şekilde, kaleciden dönen topu takip edip tamamlamasıyla sonuçlandı. Maç da bu skorla bitti. İngiltere turu geçti. Maçın kahramanı ise, önceki maçta olduğu gibi yine iki golüyle İngilizlerin bu turnuvadaki en parlak yıldızı Jude Bellingham’dı.
Arjantin – İsviçre
Gelelim günün son maçına: Arjantin-İsviçre.
Öncelikle İsviçre çeyrek finale kalan takımlar arasında muhtemelen en zayıf takımdı. Kanada, Katar ve Bosna Hersek’in olduğu B grubunda Katar’la berabere kalıp diğer iki takımı yenerek grubu lider bitirdiler. Sonra son 32’de Cezayir’i, ardından da Kolombiya’yı biraz da sürpriz şekilde 0-0 biten maçın penaltılarıyla elediler.
Arjantin maça hızlı başladı. Henüz 10. dakikada önce sağdan, sonra soldan Messi ile çok etkili kornerler kullandılar. İkinci kornerde Messi topu Mac Allister’ın kafasına kondurdu, o da harika tamamladı. Arjantin erken öne geçti.
Sonrasında çok fazla pozisyon yoktu ama Arjantin geride oldukça kırılgan duruyordu. Hatta gelişen bir atakta Embolo gole çok yaklaştı ama Emiliano Martínez kaleyi erken terk edip açıyı çok iyi kapattı. İkinci yarı da Arjantin’in skoru koruma içgüdüsüyle başladı. İsviçre ataklarını sıklaştırdı, 67. dakikada golü bulana kadar da maçı tamamen kontrolüne alır gibi oldu.
Ama golden sadece bir dakika sonra çok ilginç bir pozisyon yaşandı. Embolo-Paredes ikili mücadelesinde Embolo yerde kaldı ve Paredes sarı kart gördü. Fakat VAR’da Embolo’nun aslında hiçbir müdahale olmadan inanılmaz teatral bir hareketle kendini yere bıraktığı tespit edildi. İkinci sarı karttan kırmızıyı görüp takımını 10 kişi bıraktı. Maçın kırılma anı da bu oldu.
Bu dakikadan sonra İsviçre tamamen kapandı, Arjantin topun kontrolünü yeniden eline aldı ama yine de çok etkili ataklar geliştirdiğini söylemek zor. Uzatmalarda Messi ile gelişen birkaç tehlikeli atak oldu ama normal sürede eşitlik bozulmadı.
Uzatmalarda, 112. dakikada önce Messi’nin sert şutu kaleciden döndü. O top döndü dolaştı Alvarez’in önüne geldi ve o da harika bir golle turnuvadaki ilk golünü attı. Alvarez bu gol dışında da günün en etkili oyuncularından biriydi. 2022’deki performansına benzer bir karakter ortaya koydu. Bu yüzden böyle güzel bir gol atmasına ayrıca sevindim. Çünkü turnuvanın bu son virajında Arjantin’in ona fazlasıyla ihtiyacı olacak.
120’de ise ani bir atakta Almada topu sürüp kaleciyle karşı karşıya geldi. Kaleciden dönen topu Lautaro Martínez tamamladı ve maçın skorunu belirledi. Burada Almada’ya ayrı bir parantez açmak lazım. Arjantin’in bütün maçlarını izleyen biri olarak şunu rahat söyleyebilirim: Almada tam bir dalyarrak. Sadece bu pozisyonda değil, önceki maçlarda da çok müsait durumdaki Messi’yi görmezden gelip bencilce kendisi bir şeyler yapmaya çalıştı. Neyse ki bu kez Martínez dönen topu iyi tamamladı. Ama bu tarz bencillikler Sorloth örneğinde olduğu gibi hiç hayra alamet değil; hatta tur kaybına bile neden olabilir.
Onun dışında Arjantin’in savunması acayip SOS veriyor. 2022’de Romero’nun yanında taş gibi Otamendi vardı. Bu turnuvada ise Lisandro Martínez var ve kendisi maalesef saatli bomba gibi duruyor. Sağ ve sol bekler de çok fazla adam kaçırıyor. Romero dışında bu savunma hattı, açıkçası şampiyonluk hedefleyen bir kadroya pek yakışmıyor.
Maçın adamı bence çabası ve muhteşem golüyle Alvarez’di. Arjantin için galibiyet dışında günün en sevindirici tarafı da onun bu şekilde sahneye çıkması oldu. Messi ise Dünya Kupası maçlarında üst üste 9 maç gol atarak inanılmaz bir rekora imza atmıştı. Bu maçta gol atamadı ama Dünya Kupaları tarihindeki 10. asistini yaparak bu alandaki rekorunu biraz daha geliştirdi.
Yarı final eşleşmeleri
Gelelim yarı final eşleşmelerine.
Yarı finalde FIFA sıralamasında birinci olan Fransa, üçüncü olan İspanya ile eşleşti. İkinci olan Arjantin ise dördüncü olan İngiltere ile karşılaşacak. Bir anlamda bu tabloda “en iyiler kaldı” diyebileceğimiz bir son dört var.
Fransa – İspanya
İlk maç Fransa-İspanya arasında olacak ve turnuvanın şu ana kadarki en iyi iki takımı karşı karşıya gelecek. Fransa fiziksel güç, top tekniği ve topla hızlı oynama konusunda gerçekten inanılmaz bir seviyede. Gol atmayı çok kolay gösteriyorlar. Bu takımı durdurabilecek bir takım varsa, o da şu ana kadar sadece bir gol yiyen İspanya olabilir.
İspanya da Nico Williams ve Yamal kanatları tam sağlıklı olmasa bile çok geniş ve derinlikli bir kadroya sahip. Topla oynamayı daha çok seven bir takım. Bu yüzden bu maçın ortada olduğunu söylemek mümkün. Ama özellikle Mbappé-Dembélé-Olise üçlüsünü düşününce, yıldızların formu ve tecrübesi açısından Fransa’yı bir adım önde görüyorum. Fransa yüzde 55, İspanya yüzde 45 diyorum. Ama gönlüm İspanya’dan yana; dilerim turu geçen taraf da onlar olur.
Arjantin – İngiltere
İkinci yarı finalde ise yine tarihi bir eşleşme var: Arjantin-İngiltere.
Tabii ki akıllara hemen 1986 Dünya Kupası çeyrek finali ve Maradona şovu geliyor. Bu yüzden Arjantin’in bu maçın tarihi önemini bilerek özel bir motivasyonla sahaya çıkacağını düşünüyorum. Ama kadrolara baktığımızda İngiltere’nin kadrosu net şekilde Arjantin’den üstün durumda.
Arjantin buraya kadar biraz yalpalayarak geldi. Tabii bir de Messi’nin insanüstü performansı sayesinde. Bu maçta ona çok daha fazla ihtiyaçları olacak. Arjantin kaleci açısından çok şanslı ama savunma için aynı şeyi söylemek zor. Gol atma sorunları yok; zaten sanırım turnuvanın en çok gol atan takımı durumundalar. Onlar açısından anahtar şey daha sağlam durmak ve kalenin önüne gerçekten bir duvar örebilmek. Bunu başarabilirlerse bir şekilde golü bulup turu geçeceklerine inanıyorum.
İngiltere’de Bellingham bu turnuvada alev alev. Harry Kane zaten izlediğim en klas İngiliz oyuncu olabilir. Bu iki superstar'a karşılık Arjantin’de 39 yaşındaki megastar Messi var. Tur şansını yine de ortada görüyorum. İngiltere’ye benzer şekilde yüzde 55-45 biraz daha fazla şans veriyorum ama dilerim Arjantin bu maçta 2022’dekine benzer sağlam, istekli ve karakterli bir oyun ortaya koyup finale çıkan taraf olur.
11.07.2026
Messi’nin İlk Dünya Kupaları: 2006 ve 2010
Merak ettim, 2006’da Messi henüz 18 yaşında, dünya futbolunun yeni yıldızı olarak sahneye çıkmışken, Pekerman onu neden yedek oturttu? Daha da önemlisi, Arjantin’in elendiği Almanya maçında neden oyuna almadı?
Olay aslında tam bir zincirleme reaksiyon hikâyesi. Bir özet geçeyim, mevzuyu baştan sona bağlayalım.
Her şey Messi’nin 2005-2006 sezonunda Barcelona’da tam anlamıyla bir canavara dönüşmesiyle başlıyor. Daha 18 yaşında ama Frank Rijkaard’ın o efsane 4-3-3’ünde Ronaldinho ve Eto’o’nun yanına adını yazdırıyor. Bernabeu’daki ilk El Clasico’sunda Zidane ve Roberto Carlos’u delirtip Eto’o’ya asist yapıyor. Şampiyonlar Ligi’nde Chelsea deplasmanında Del Horno’yu kırmızı kartla oyundan attırıyor. Hatta Jose Mourinho maçtan sonra çıldırıp “Barcelona tiyatrolarıyla ünlü bir şehir, bu çocuk da rol yapmayı iyi öğrenmiş” minvalinde açıklamalar yapıyor.
Ama Messi tam dünya futbolunu sallamaya başlamışken, mart ayındaki rövanşta sağ arka adalesinden ciddi şekilde sakatlanıyor. Çocuk Şampiyonlar Ligi finalini kaçırıyor. Üç ay boyunca maç oynamadan, sadece Dünya Kupası’na yetişmek için deli gibi tedavi görüyor.
Yani Almanya’ya gittiğinde aslında fiziksel olarak çok kırılgan, maç eksiği olan, pamuklara sarılarak sahaya hazırlanmış bir Messi var. Sonradan takım arkadaşları da “zar zor koşuyordu” anlamına gelen şeyler anlatıyor. Bugünden bakınca 18 yaşındaki Messi’yi sadece “neden oynatmadılar?” diye düşünmek kolay ama o günün şartlarında çocuk aslında tam olarak hazır değilmiş.
İşte 2006’daki o meşhur Almanya çeyrek finalinde Pekerman’ın Messi’yi kulübede unutmasının arkasında biraz bu fiziksel durum, biraz da makus talih var.
Arjantin 1-0 öndeyken, 71. dakikada kaleci Abbondanzieri sakatlanıyor. Pekerman hiç hesapta yokken ilk değişikliğini yedek kaleci Leo Franco’dan yana kullanmak zorunda kalıyor. Ardından skoru korumak için oyun kurucu Riquelme’yi oyundan alıp Cambiasso’yu sahaya sürüyor. Son değişiklikte ise yorulan Crespo’nun yerine Messi’yi değil, uzun boylu Julio Cruz’u tercih ediyor. Mantık şu: Fiziksel olarak güçlü Alman savunmasına karşı hava topu indirsin, top tutsun, takımı rahatlatsın.
Ama futbol bazen böyle bir şey. O an makul görünen tercih, yıllar sonra kocaman bir “ya Messi girseydi?” sorusuna dönüşüyor.
Pekerman bu yüzden yıllarca “tarihi kulübede bırakan adam” olarak eleştirildi. Kendisi o maçı “büyük bir hayal kırıklığı ve acı” olarak tanımlasa da taktiksel olarak pişman olmadığını söyledi. Messi’nin de ona asla kırılmadığını belirtti.
İşin dramatik tarafı şu: Riquelme oyundan çıkınca Arjantin orta sahası çöktü. Almanya golü buldu, maç penaltılara gitti. Penaltılarda Jens Lehmann çorabından meşhur kopya kâğıdını çıkardı, Arjantinlilerin köşelerini okudu, Ayala ve Cambiasso’nun penaltılarını kurtardı ve Arjantin’i eledi.
Riquelme yıllar sonra o kâğıt için “aslında üstünde hiçbir şey yazmıyordu, bizimkilerin kafasını karıştırmak ve süre çalmak için yapılan psikolojik savaştı” dese de Lehmann kâğıdın gerçek olduğunu iddia etti. Her hâlükârda o sahne, Dünya Kupası tarihinin en ikonik penaltı anlarından biri olarak kaldı.
Özetle Messi o turnuvaya Avrupa’yı sallamış bir süper yıldız adayı olarak gitti. Ama sakatlıklar, maç eksikliği, talihsiz bir kaleci sakatlığı ve Pekerman’ın Almanların fiziğinden çekinerek yaptığı hamleler yüzünden o efsane çeyrek finali kulübede, bacaklarını sallayarak izlemek zorunda kaldı.
2006’nın Messi hikâyesi biraz budur: Kulübede oturan genç dahi.
2010’a geldiğimizde ise Messi artık gelecek vadeden çocuk falan değil. Resmen dünyanın en iyi futbolcusu. Hatta birçok kişi için ilk gerçek prime sezonunu oynuyor. 2009’da Ballon d’Or’u ve FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülünü almış durumda. Barcelona’da 2009-2010 sezonunu 53 maçta 47 gol ve 11 asistle bitiriyor. La Liga gol kralı oluyor, Şampiyonlar Ligi gol kralı oluyor, Arsenal’e karşı çeyrek final rövanşında tek başına 4 gol atıyor.
Sezon boyunca öyle bir seviyeye çıkıyor ki, artık herkes Güney Afrika’da Maradona’nın takımını sırtlayıp kupayı almasını bekliyor.
Elbette Maradona’nın Arjantin’i Barcelona değildi maalesef.
Barcelona’da Messi’nin arkasında Xavi, Iniesta ve Busquets gibi pas makineleri var. Arjantin’de ise ondan her şeyi yapması bekleniyor. Oyunu kuracak, top taşıyacak, adam geçecek, arkadaşlarına pozisyon hazırlayacak, gerekirse son vuruşu da kendi yapacak.
Maradona Messi’yi biraz daha geriye çekiyor ve takımın mutlak merkezine koyuyor. Bu sayede Messi oyuna inanılmaz etki ediyor ama ceza sahasına Barcelona’daki kadar sık giremiyor. Pep Guardiola onu false 9 pozisyonunda oynatarak bir canavar yaratmıştı. Oysa Arjantin’de Messi çoğu zaman topu neredeyse kendi yarı sahasından alıyor.
Maradona’nın bütün oyunu Messi’nin üzerine kurulu ama bu kurgu biraz “al topu, her şeyi yap” mantığında. Topu al, ileri taşı, adam eksilt, pas ver, pozisyon hazırla, gerekiyorsa golü de sen at. Üstelik takımın dengesi de pek iyi değil. Kadroda doğru dürüst defansif yapı yok. Mesela o sezon Inter inanılmaz bir sezon geçirip treble yapmıştı. Milito, Samuel, Zanetti gibi oyuncuların kadroda çok daha belirgin rol alması beklenebilirdi ama Maradona bambaşka bir şey deniyordu.
Maçlarda bazen bütün tuşlara aynı anda basar gibi Messi, Higuain, Tevez, Di Maria, Aguero, Pastore ne kadar hücumcu varsa sahaya sürüyordu. Kâğıt üzerinde heyecan verici, sahada ise biraz dengesiz bir takım.
Turnuvanın ilk maçı Nijerya.
Skor sadece 1-0 bitiyor ama maçın garip kahramanı Nijerya kalecisi Vincent Enyeama oluyor. Messi sağdan vuruyor, soldan vuruyor, uzaktan vuruyor, içeri kat edip vuruyor, karşı karşıya kalıyor; Enyeama hepsini çıkarıyor. O kadar fazla kurtarış yapıyor ki maç sonunda Messi bile gidip kaleciye özel övgüler yağdırıyor.
Birçok kişi o gün sahanın en iyi oyuncusunun Messi olduğunu düşünüyor ama skor tabelasında adı yok. Toplam 8 şut çekiyor, 4’ü kaleyi buluyor, bir topu direkten dönüyor. Yani her şey var, gol yok.
Güney Kore maçında Arjantin 4-1 kazanıyor. Higuain hat-trick yapıyor, Messi yine hücumların merkezinde. Turnuva boyunca resmi kayıtlarda görünen asistlerinden biri bu maçta geliyor. Ama yine gol yok. Bu maçta da bir topu direkten dönüyor.
Sonra Yunanistan maçı geliyor. Mascherano’nun yokluğunda Messi bu maça kaptan olarak çıkıyor. Yine sürekli şut çekiyor, sürekli pozisyon buluyor ama top bir türlü girmiyor. Hatta turnuvanın meşhur anlarından biri yine bu maçta direkten dönen topu oluyor. Artık yavaş yavaş herkes “bu çocuk nasıl gol atamıyor?” diye konuşmaya başlıyor.
Son 16 turunda Meksika karşısında ise aslında kâğıt üzerinde görünenden daha etkili oynuyor. Tevez’in ofsayttan gelen meşhur ilk golünde topu hazırlayan isim Messi. Bazı kaynaklar bu pozisyonu asist olarak sayıyor, bazıları saymıyor. Zaten golün kendisi o kadar tartışmalı ki uzun süre konuşuluyor. Maç 3-1 bitiyor, Arjantin çeyrek finale çıkıyor ama Messi hâlâ golsüz.
Ve sonra Almanya maçı.
İşte bütün hikâyenin insanlar tarafından yanlış hatırlanmasının nedeni biraz da bu maç.
Almanya, Arjantin’i resmen eze eze 4-0 yeniyor. Erken gelen gol bütün planları bozuyor. Orta sahada Schweinsteiger ve Khedira büyük üstünlük kuruyor. Arjantin oyundan düşüyor. Messi topu tehlikeli alanlarda neredeyse hiç alamıyor. Dört yıl önce Pekerman’ın Almanya’ya karşı yaşadığı kâbus, bu kez Maradona’nın başına geliyor.
Maç bitiyor, Arjantin eve dönüyor ve bütün turnuva tek bir cümleye indirgeniyor:
“Messi yine Dünya Kupası’nda olmadı.”
Halbuki olay biraz daha karmaşık. Çünkü istatistik kâğıdında yazan şey şu: 5 maç, 0 gol, 1 asist.
Ama maçları izleyenlerin hatırladığı şey biraz daha farklı: Messi’nin driplingleriyle durdurulması en zor oyunculardan biri olması, 29 şutla turnuvanın en çok şut atan isimlerinden biri haline gelmesi, 3 topunun direkten dönmesi, sürekli pozisyon üretmesi ama bir türlü golü bulamaması. Hatta direkten dönen topları ve tamamlanan ribaundları düşününce, dolaylı olarak birkaç gole daha ciddi katkısı var.
2010 Dünya Kupası bugün çoğu insanın aklında Messi’nin başarısız olduğu turnuva olarak duruyor. Oysa performans olarak bakarsan, kimilerine göre 2010’daki Messi’nin 2018’dekinden daha iyi oynadığı bile söylenebilir.
Özetle 2006’nın hikâyesi kulübede oturan genç dahiyse, 2010’un hikâyesi de biraz kaderin cilvesi, biraz da Maradona’nın acı bir şakası gibi.
Dünya futbolunun en formda oyuncularından biri olarak geliyor. Turnuva boyunca kalecileri deliye çeviriyor, direklere takılıyor, şut yağdırıyor, pozisyon yaratıyor. Ama taktiksel olarak tuhaf, dengesi bozuk, enteresan bir takımın içinde beş maçın sonunda tabelaya baktığında kocaman bir sıfır görüyor.
İşte bu yüzden 2010, Messi kariyerinin en garip turnuvalarından biri olarak hatırlanıyor. Futbolun bazen en iyi oyuncuya bile nasıl tuhaf şakalar yapabildiğinin hikâyesi.
8.07.2026
Nefes Kesen Son 16’nın Ardından
Dünya Kupası’nda kelimenin tam anlamıyla nefes kesen son 16 maçları bitti. Bilemiyorum, sanki bu Dünya Kupası şu ana kadar takip ettiğim en zevkli turnuvalardan biri oluyor. 98 Fransa’dan bu yana az çok Dünya Kupası izliyorum. 2002 elbette kişisel sebeplerle daima en özel yerde duracak ama ondan sonrasını düşününce de her turnuvanın ayrı güzel bir hikâyesi kaldı bizde.
2006’da kâğıt üzerinde inanılmaz bir Brezilya, Zinedine Zidane’ın masterclass’ındaki Fransa ve gördüğümüz son sağlam, adeta duvar gibi İtalya vardı. 2010’da çok sevdiğimiz dönemin İspanya’sının şampiyonluğu geldi; vuvuzelalı, biraz hayal kırıklığı dolu ama kenarında Diego Armando Maradona, sahada prime Messi olan Arjantin’iyle unutulmaz bir Güney Afrika turnuvasıydı. 2014’te “futbol 11 kişiyle 90 dakika oynanan ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur” klişesi bir kez daha onaylandı; Messi finalde hayal kırıklığı yaşadı. 2018 Rusya’da Modrić büyüdü, Fransa makinesi işlemeye başladı. 2022 Katar ise “son bir tango” dediğimiz ve muhtemelen gelmiş geçmiş en güzel finale sahip turnuva olarak hafızaya kazındı.
Şimdi bu turnuvaya bakınca da tablo gerçekten çok güzel. Messi’nin penaltısız golleri, Haaland, Mbappé ve Harry Kane gibi golcülerin muhteşem performansları, muhtemelen son Dünya Kupalarını oynayan Modrić, Ronaldo, Salah, Neymar gibi yıldızlar, Cabo Verde ve Norveç gibi sempatik sürpriz takımlar… Bol gollü, bol hikâyeli, bayağı lezzetli bir turnuva oluyor şu ana kadar. Knock knock, iki kere tahtaya vuralım; umarım turnuvanın devamı da aynı güzellik ve heyecanla sürer. Finger crossed.
Gelelim maç değerlendirmelerine.
Toplam 8 maç oynandı, 6’sını canlı izledim. İlk maç Kanada-Fas ve son maç Kolombiya-İsviçre’yi izleyemedim ama sabah kalkar kalkmaz ikisinin de yaklaşık 30 dakikalık geniş özetlerine baktım. Genel olarak maçlar gerçekten çok keyifliydi. Birçok ilk, birçok hikâye, birçok kırılma anı yaşandı.
Kanada – Fas
Beklediğimiz gibi Fas’ın ağır favori olduğu bir eşleşmeydi ve Fas net bir skorla, 3-0 kazanarak turu geçti. Aslında Kanada’nın da pozisyonları vardı ama Fas az ve öz geldi; tak tak tak, üç temiz golle işi bitirdi.
Paraguay – Fransa
Paraguay-Fransa eşleşmesinde Paraguay sahaya bildiğin milli mücadele savaşına çıkar gibi çıktı. İnanılmaz sağlam savunma yaptılar; zaten turnuva boyunca da bu karakteri göstermişlerdi. Çok sert oynadılar, maçın hakemi de açıkçası bu sertliğe epey izin verdi. Biraz oyunu çirkinleştirmeye de çalıştılar. Penaltı pozisyonunda mesela yıllar önce Bilica’nın yaptığı o itici penaltı noktası kazıma işine bile girdiler ama nafile. Neticede Fransa zorlansa da 1-0 ile turu hak ederek geçen taraf oldu.
Portekiz – İspanya
Büyük eşleşmeydi Portekiz-İspanya. Bir de tabi merakla beklenen Ronaldo performansı. Gerçi açıkçası Ronaldo’nun benim için artık merak edilecek pek bir şeyi kalmadı. Adam gerçekten bitmiş ve sadece takımına yük oluyor gibi görünüyor. Çok büyük oyuncuydu, bunda şüphe yok ama keşke tadında bıraksaydı. Belki efsanesi daha da büyürdü. Hatta Messi kıyası bile daha tutarlı kalırdı. Mesela son Manchester döneminden sonra “bırakıyorum” deseydi çok daha temiz bir kapanış olabilirdi.
Maça gelince.. Maç genel olarak sıkıcı ve aksiyonsuz geçti. Tam uzatmaya, hatta belki penaltılara gider derken İspanya sadece televizyon başındaki bizleri değil, Portekizlileri de uyutarak son dakikada fişi çekti. Ferran Torres’in ara pası, Merino’nun golü derken Portekiz turnuvaya veda etti.
ABD – Belçika
ABD-Belçika maçında ise ibre bana göre biraz ABD lehineydi. Ama ne olduysa, doğrudan kırmızı kart görüp cezalı duruma düşen Balogun’un cezasının Başkan Trump’ın ricası ve FIFA’nın onayıyla ertelenmesiyle oldu. Balogun’un bu maça çıkacak olması bütün dünyayı maça kilitledi. Muhtemelen ABD'li bazı taraftarlar bile bu haksız karardan dolayı Belçika’nın turu geçmesini istemiştir. Belçika da bu olayla iyice kamçılanmış gibiydi. Bütün o Belçika’ya akan pozitif enerji sahaya da yansıdı ve Belçika 4-1 gibi net bir skorla, bu turun en farklı galibiyetlerinden birini alarak rakibini geçti.
Brezilya – Norveç
Brezilya-Norveç maçında bircok futbolsever, Don Carlo şapkadan nasıl bir tavşan çıkaracak diye bekliyordu. Çünkü çok iyi biliyoruz ki bu Brezilya, yıllar önce samba yapan, beş şampiyonluk yaşamış o efsane kadroların gölgesi bile değil. O kadrolara bu takımdan belki sadece Vini Jr. girebilir. Zaten takımı tek başına sırtlayan da büyük ölçüde oydu.
Norveç’te ise Haaland canavarı var. Messi’nin forvet hali gibi bir şey. Hani Guardiola’nın Messi için “en iyi 10 numara, en iyi 9 numara, en iyi 8 numara…” diye giden meşhur övgüsü var ya; işte onun 9 numara versiyonu Haaland gibi. Herif sahada yürüyor, kendisini unutturuyor, sonra bir anda laps diye ortaya çıkıp gollerini tıklatıyor. İnanılmaz gerçekten.
Brezilya maça daha iyi başlayan taraftı. Penaltı da kazandılar ama Gabriel atamadı. Belki de topun başına takımın yıldızı Vini geçmeliydi ama olmadı neticede. İkinci yarıda Endrick de karşı karşıya pozisyonda topu dışarı atınca, Haaland yoktan var ettiği iki pozisyonda yukarıda bahsettiğimiz o bitiriciliğiyle fişi çekti. Son dakikada Neymar’ın penaltı golü ise sadece teselli öpücüğü oldu.
Meksika – İngiltere
Meksika-İngiltere ne maç oldu ama. Meksika coşkusu ile İngilizlerin o her zamanki turnuva kabızlığını düşününce Meksika turu geçer diye tahmin etmiştim ama fena yanılmışım. İngiltere bu turnuvaya şu ana kadar Harry Kane ve Bellingham gibi yıldızlarıyla çok iyi geldi. Bu maçta bu iki isme özellikle Pickford’u eklemek lazım; kalede muhteşemdi. Ayrıca sol tarafı da çok beğendim. O’Reilly ve bilhassa Gordon bayağı etkiliydi bence.
Arjantin – Mısır
Turun son gününde Arjantin’in Mısır’ı rahat geçeceğini düşünüyordum açıkçası. Yeşil Burun Adaları bence çok daha zor ve sağlam bir testti. Ama ne olduysa Mısır maça 1-0 önde başladı. Arjantin açık vermemek için fazla yaslandı, maça da tutuk başladılar. Messi, bir önceki maçta 120 dakika oynamasının da etkisiyle sahada uzun süre kayboldu. Üstüne bir de penaltı kaçırdı.
İkinci yarıda ikinci golü de yiyip 2-0 geriye düşünce “lan maç gidiyor mu acaba?” dedirtti açıkçası. Ama sahada Lionel Andrés Messi varsa, son saniyeye, son düdüğe kadar her zaman bir ihtimal vardır. Bizim “acaba”mız da biraz bunu bilen bir acabaydı zaten.
Ve sonrası malum. Messi önce muhteşem, adrese teslim bir orta yaptı; Romero kafa golüyle farkı bire indirdi. Ardından içeriye kestiği ortasına kendi koştu, dönen topu muhteşem bir voleyle ağlara gönderdi ve bir anda maçın kaderini değiştirdi. Maç uzatmaya gider derken, bu hengâmede dengesini iyice yitiren Mısır’a son darbeyi de yine Messi’nin yönlendirdiği ani atakta, Martínez’in ortasında Enzo Fernández vurdu. Arjantin turu söke söke aldı.
Messi bu maçta attığı golle üst üste 9. Dünya Kupası maçında da gol atarak inanılmaz rekorunu biraz daha geliştirdi. Ayrıca 9. asistini yaparak Dünya Kupaları tarihinin en çok asist yapan oyuncusu oldu. Bunun yanında gol krallığında Mbappé ve Haaland’ın üzerine çıktı ve tüm zamanların en çok gol atan oyuncusu rekorunu biraz daha genişletti. Ama diğer taraftan Dünya Kupaları’nda üst üste iki maçta penaltı kaçıran ilk oyuncu da oldu.
Açıkçası penaltı bana biraz ucuz geldi. Geçen maçtaki de biraz öyleydi. Yani buna penaltı diyeceksen, aynısı rakibe yapılsa ona da vereceksin. Yoksa biraz ortada bir durum var. Önemli olan tutarlı bir standart bulmak. Neyse ki atamadı da o tartışma fazla büyümedi. Tabi bundan dolayı maçtan sonra epey ağladı. Galiba kendisine çok yüklendi; “penaltıyı da atamadık, benden dolayı tur gidecek” duygusu çöktü üzerine. Neyse ki öyle olmadı.
Bu adamı izlediğimiz her maç, her saniye gerçekten inanılmaz bir zevk. Hele bu yaşında peşine beş oyuncuyu takıp çizgiye kadar giderek Martínez’in kafasına kestiği top gol olsa… Sen nasıl bir hayvansın gerçekten. Seni izlediğimiz için çok şanslıyız.
Kolombiya – İsviçre
Gelelim son maç Kolombiya-İsviçre’ye. İki yetenekte sınırlı ama duvar gibi sağlam takımın çarpışması oldu. 120 dakika boyunca çok fazla aksiyon olduğunu söylemek zor. Birkaç pozisyon vardı ama diğer maçlara göre daha az olaylı, daha az hareketli bir maçtı. Heyecan penaltılarla doruğa çıktı ve penaltılar sonucunda İsviçre turu geçerek Messi’nin rakibi oldu.
Gelelim şimdi asıl heyecan fırtınasına, turnuvanın final periyoduna. Bir kere bu aşamadan sonra her maç izlenir, artık maç seçilmez. Turnuvada 6 Avrupa takımı, 1 Afrika ve 1 Güney Amerika temsilcisi kaldı. Kıta Avrupası dominasyonunu bu turnuvada da net şekilde görüyoruz.
Çeyrek final tahminleri
Fransa – Fas
Geçen organizasyonun yarı final eşleşmesi bu kez çeyrek finalde karşımıza çıkıyor. Fas, Paraguay’dan daha sağlam bir takım. Paraguay Fransa’yı geçebileceğine inandıysa Fas da pekâlâ inanabilir. Ama Fransa hâlâ bu turnuvanın en dominant takımı. Yetenek havuzu en geniş ekiplerden biri ve takımda sadece Mbappé yok; Dembélé, Olise gibi son yılların en büyük yıldızlarından bazıları da var. Bu yüzden Fransa turu geçer diyorum.
İspanya – Belçika
İspanya çok iyi takım ama yenilmeyecek takım değil. Yamal, Pedri, Rodri, Olmo… Gerçekten çok iyi oyuncuları var ve yetenek havuzları inanılmaz. Belçika ise bir önceki turda ABD’yi farklı geçerek rüştünü iyice ispatladı. Favori elbette yine İspanya olacaktır. Belçika’nın turu geçmesi büyük sürpriz sayılır ama bu turnuvada artık hiçbir şey imkânsız görünmüyor.
Norveç – İngiltere
Ne maç ama. Haaland vs Kane. Bir tarafta Haaland, diğer tarafta eski Dortmund takım arkadaşı Bellingham. Norveç bir peri masalı yaşıyor; bakalım bu turu da geçip son dörde kalabilecekler mi?
Ben iki takımın şansını eşit görüyorum, yüzde 50-50 diyorum. Olası bir Arjantin eşleşmesinde Norveç geçerse Haaland-Messi hikâyesi çok keyifli olur. İngilizler geçerse de efsane İngiltere-Arjantin eşleşmelerinden biri daha bu kez yarı finalde gerçekleşebilir. Bol hikâyeli, güzel maçlar bizi bekliyor. Norveç daha sempatik takım, bu yüzden gönüller bu turda biraz Norveç’ten yana olacak.
Arjantin – İsviçre
Arjantin’in 2022’ye göre daha defolu olduğunu konuştuk. Son iki maçta da çok ciddi tökezlediler ama Messi’nin şapkadan tavşan çıkarmalarıyla turu geçmeyi başardılar. Bu adam artık 39 yaşında ve fiziksel olarak, üst üste bu kadar kısa aralıklarla bu kadar uzun süre sahada kalması gerçekten kolay değil. Bakalım İsviçre’ye de şarjı yetecek mi?
Ya da takım, İsviçre maçında bu defoları kapatmak için özel çözümler üretebilecek mi? Neticede her maçta geri dönmek kolay değil. Bu turda da gönüller yine Arjantin’den ve Messi’den yana olacak.
4.07.2026
Son 32 Bitti: Sürprizler, Dramalar ve Son 16 Tahminleri
Son 32 Notları
Dünya Kupası’nda son 32 maçları bugün itibarıyla tamamlandı. Birkaç maçı izledim, diğerlerini de az çok takip ettim; özetlere baktım, Protanopia’nın izlenimlerinden de faydalandım. Artık turnuva gerçekten yavaş yavaş ciddileşmeye başladı.
Güney Afrika-Kanada eşleşmesi tahmin ettiğim gibi ortada bir maçtı. Ev sahibi Kanada, son dakika golüyle turu geçti. Hollanda-Fas maçı da yine beklediğim gibi çekişmeli ve zor geçti. Penaltılardan turu geçen taraf Fas oldu. Açıkçası ben bir şekilde Hollanda’nın kazanacağını düşünüyor, hatta biraz da umuyordum ama olmadı.
Bu turun en büyük sürprizi ise şüphesiz Paraguay-Almanya eşleşmesiydi. Normal süresi 1-1 biten maçta Paraguay, Almanya’yı penaltılarla eledi. Üstelik bu, Almanya’nın Dünya Kupası tarihinde ilk kez penaltılarla elenmesi oldu. Gerçekten büyük olay.
Fransa-İsveç eşleşmesinde Fransa net bir skorla turu rahat geçti. Belçika-Senegal maçı ise beklediğim gibi dengeli başladı ama maçın büyük bölümünde, özellikle ilk yarıda kontrol Senegal’deydi. 2-0 öndeydiler ve turu alacak gibi görünüyorlardı. Ama ne olduysa son 5 dakikada oldu. Art arda iki gol yiyip maçın uzatmaya gitmesine engel olamadılar. Sonra da 120+5’te gelen saçma sapan bir penaltıyla turnuvaya veda ettiler. Senegal açısından gerçekten çok dramatik bir veda oldu.
ABD-Bosna Hersek maçında ise sürpriz yaşanmadı. Ev sahibi ABD, favori olduğu maçı 2-0 kazanarak turu geçti. İspanya da Avusturya’yı net bir skorla geçerken şampiyonluğun güçlü adaylarından biri olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Portekiz-Hırvatistan bu turda en çok merak ettiğim maçlardan biriydi. Beklediğim gibi inanılmaz zor ve oldukça keyifli bir maç oldu. Hırvatistan öne geçti ama Portekiz biri penaltıdan olmak üzere iki gol buldu. Hırvatlar son dakikada attıkları golle beraberliğe sevindikleri anda VAR’dan gelen ofsayt kararıyla tam anlamıyla yıkıldılar.
Maçtan sonra hem Portekiz’e verilen penaltı hem de iptal edilen Hırvatistan golü epey tartışıldı. VAR’ın böyle bıçak sırtı pozisyonlara müdahalesi, çipli top, “saçına değdi mi değmedi mi” tartışmaları derken teknoloji kullanımı yine sorgulandı. Benim kişisel görüşüm penaltı kararının doğru olduğu yönünde. Ofsayt pozisyonu izlerken temiz gol gibi görünüyordu ama çipli top değdi diyorsa yapacak çok da bir şey yok. Neticede teknoloji hataları azaltmak için var. Burada önemli olan standardı tutturmak. Birine verilen kararın benzer pozisyonda diğerine de verilmesi lazım.
Brezilya-Japonya eşleşmesinde maalesef Japonya elendi. Japonya açısından Dünya Kupası’na son 32’de veda etmek net bir başarısızlık gibi görünebilir ama rakip Brezilya olunca açıkçası çok da şansları yoktu. Fildişi Sahili-Norveç maçı da keyifli geçti ve Haaland farkıyla Norveç turu geçti.
Ev sahibi Meksika, Ekvador karşısında çok zorlanmadı. İngiltere ise ecel terleri döktüğü maçta Harry Kane’in şovuyla Kongo’yu geçti. Turun favorilerinden İsviçre, Cezayir’i elerken; Kolombiya da Gana’yı geçti. Avustralya-Mısır maçı beklediğim gibi dengeli geçti. 1-1 biten maçta penaltılarla turu geçen taraf Mısır oldu.
Bu turun en güzel maçı ise biraz sürpriz şekilde Arjantin-Yeşil Burun Adaları eşleşmesi oldu. Uzatmaya giden maçta Arjantin zor da olsa 3-2 kazanarak turu geçti. Turnuvanın en sempatik takımlarından ve en büyük sürpriz hikâyelerinden biri olan Yeşil Burun Adaları ise son şampiyon Arjantin’i neredeyse eleyeceği ilk Dünya Kupası serüvenini buruk ama mağrur bir şekilde tamamladı. Herkesin takdirini ve alkışını fazlasıyla hak ettiler.
Böylece tahminlerimin dördünde yanılmış oldum. Japonya zaten biraz gönül meselesiydi. Hollanda ve Avustralya dengeli maçlarda penaltılarla elendi. Ama Almanya’nın elenmesi, şüphesiz turun en büyük sürpriziydi.
Gelelim son 16 tahminlerime:
Kanada – Fas
Fas bu turda net favori gibi duruyor. Kanada ev sahibi olmanın enerjisini kullanacaktır ama Fas’ın daha oturmuş ve daha kaliteli bir takım olduğunu düşünüyorum. Turu Fas geçer.
Paraguay – Fransa
Paraguay Almanya’yı eleyerek zaten turnuvanın en büyük işlerinden birini yaptı. Ama Fransa başka bir seviye. Şampiyonluğun en güçlü favorilerinden biri olarak bu turu rahat geçmelerini bekliyorum.
ABD – Belçika
Ev sahibi ABD’nin bu eşleşmede favori olduğunu düşünüyorum. Belçika tecrübeli ve tehlikeli bir takım ama ABD’nin hem tempo hem de ev sahibi avantajıyla turu çok zorlanmadan geçeceğini tahmin ediyorum.
Portekiz – İspanya
Turun en güzel eşleşmelerinden biri bu olabilir. Portekiz’in kadrosu gerçekten çok kaliteli. Hatta öyle ki takımın en zayıf halkası gibi görünen oyuncu bile Portekiz ve Avrupa futbol tarihinin en büyük isimlerinden biri olan 41 yaşındaki Ronaldo.
Ronaldo olmasa bu eşleşmeye yüzde 50-50 derdim. Ama mevcut durumda İspanya’yı biraz daha önde görüyorum. Yüzde 45-55 İspanya favori diyebilirim. Turu da İspanya’nın geçeceğini düşünüyorum.
Brezilya – Norveç
Bu da izlemesi çok keyifli olabilecek bir maç. Norveç’in özellikle Haaland üzerinden her an tehdit yaratabilecek bir yapısı var. Brezilya ise belki çok iyi bir kadroya sahip değil ama Don Carlo bu takımdan bir şekilde verim almayı biliyor. Zor da olsa Brezilya’nın turu geçeceğini düşünüyorum.
Meksika – İngiltere
Bence tahmin etmesi en zor maçlardan biri. İngiltere her zamanki gibi çok kaliteli bir kadroya sahip ama aynı zamanda yine her zamanki gibi turnuva konusunda sabıkalı bir takım. Meksika’nın ev sahibi coşkusu ve enerjisi burada belirleyici olabilir. Biraz riskli bir tahmin ama Meksika turu geçer diyorum.
İsviçre – Kolombiya
Denk bir maç gibi duruyor. İsviçre her zamanki gibi disiplinli ve zor yenilen bir takım. Ama Kolombiya bana biraz daha ağır basıyor. Bu turu geçeceklerini düşünüyorum.
Arjantin – Mısır
Messi vs Salah. İkisi de artık prime dönemlerinden uzak ama dünya futbol tarihine geçmiş iki büyük efsane. Messi bu turnuvada neredeyse koşmadan, sadece dahi seviyesindeki futbol aklını kullanarak şimdiden 7 gole ulaştı ve gol krallığında ilk sırada. Bu turu da Arjantin’in geçeceğini düşünüyorum.
Ama şunu da söylemek lazım: Arjantin’in 2022’deki Arjantin’den oldukça farklı ve daha defolu bir takım olduğunu Yeşil Burun Adaları maçında gördük. Messi hâlâ muhteşem goller atabiliyor ama mücadele gücü, fizik kapasitesi ve driblingleri artık eskisi gibi değil. Orta sahada da oyunu yaratacak çok fazla isimleri yok. Bruno Fernandes gibi, Rodri gibi ya da Fransa’nın say say bitmeyen orta saha kalitesi gibi bir zenginlikten bahsetmek zor.
Messi’nin 2022’deki rolünü bugün aynı şekilde taşıması da daha zor. Alvarez ve Lautaro Martinez gibi yıldızlar da şu ana kadar oldukça underperforming durumda. O yüzden Arjantin bu turu geçse bile bundan sonra işlerinin çok daha zor olacağını düşünüyorum. Kolay olmayacak.
28.06.2026
Dünya Kupası 2026’da Son 32
Dünya Kupası 2026, bence son yılların en heyecanlı ve bol gollü turnuvalarından biri oluyor.
Bir yanda Messi, Cristiano Ronaldo, Harry Kane ve Modric gibi rekorları altüst eden futbol efsaneleri; diğer yanda Mbappe ve Haaland gibi yeni nesil yıldızlar sahnede. Üstelik bu kez 48 takımlı yeni formatla birlikte, grup üçüncülerinin de üst tura çıkabildiği yepyeni bir Son 32 eleme turuna geldik.
Gruplarda gerçekten büyük sürprizler yaşandı. A Grubu’nun en büyük sürprizi, Güney Kore ve Çekya’nın üstünde grubu ikinci sırada tamamlayan Güney Afrika oldu. D Grubu’nda ise Türkiye büyük bir hayal kırıklığı yaratarak grubu sonuncu bitirdi.
İran zor koşullarda, hiç yenilmeden 3 puan topladı ve en iyi üçüncüler arasına girmeyi bekliyordu. Ama son anda dışarıda kaldı ve evine döndü.
Uruguay da turnuvanın en büyük hayal kırıklıklarından birine imza attı. Özellikle Muslera’nın kelimenin tam anlamıyla çuvalladığı grupta, Yeşil Burun Adaları ve Suudi Arabistan’ın arkasında kalarak sadece 2 puanla turnuvaya veda ettiler.
Yeşil Burun Adaları ise bambaşka bir hikaye yazdı. Dünya Kupası’na ilk kez katıldılar ve İspanya’nın da olduğu grupta kimseye yenilmeden ikinci sırada üst tura çıktılar. Gerçekten inanılmaz bir başarı ve büyük bir sürpriz.
Messi’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Şu ana kadar 6 gol attı ve 39 yaşında hala bütün dünyaya “Ben buradayım” dedirtiyor.
Artık Son 32’deyiz. Bundan sonrası için tahminlerimi tarihe not düşmek istedim. İşte Son 32 tahminlerim:
Güney Afrika - Kanada
Ortada bir tur. Tahminim ev sahibi Kanada.
Hollanda - Fas
Çekişmeli ve zor bir eşleşme. Tahminim Hollanda.
Almanya - Paraguay
Almanya geçer diyorum.
Fransa - İsveç
Fransa geçer.
Belçika - Senegal
Dengeli bir eşleşme. Tahminim Belçika.
ABD - Bosna Hersek
Kalpler Bosna Elması Edin Dzeko ile olsa da ABD turu geçer diye düşünüyorum.
İspanya - Avusturya
İspanya geçer.
Portekiz - Hırvatistan
Bence tahmin etmesi en zor eşleşmelerden biri bu. Portekiz kağıt üzerinde net favori. Çok iyi bir kadroları var. Cristiano ise yaşı ve performansı itibarıyla hala tartışmalı bir isim.
Hırvatistan tarafında ise 2018’de zirve yapan, 2022’de yarı final gören o jenerasyon artık biraz düşüşte gibi duruyor. Ama Hırvatlar söz konusu olunca hiçbir şey belli olmaz.
Bir de işin Cristiano vs Modric tarafı var. İki efsanenin karşı karşıya gelecek olması bile bu maçı tarihi yapıyor. Kim geçerse geçsin, bence bu maçın galibi turnuvanın devamı için çok büyük moral, özgüven ve motivasyon kazanacak.
Tahminim Portekiz.
Brezilya - Japonya
Bence bu da çok zor bir eşleşme. Kalpler Japonya ile olacak ama Brezilya, Brezilya olduğu için yine favori. Ben yine de sürpriz tahminimi Japonya’dan yana yapacağım.
Fildişi Sahili - Norveç
Güzel bir eşleşme daha. Eğlenceli bir maç olur. Tahminim Norveç.
Meksika - Ekvador
Güzel bir maç daha. Meksika geçer diyorum.
İngiltere - Kongo
İngiltere geçer. Harry Kane yine şov yapar.
İsviçre - Cezayir
İsviçre geçer.
Kolombiya - Gana
Kolombiya, Gana’yı geçer.
Avustralya - Mısır
Dengeli bir maç daha. Avustralya geçer gibi geliyor bana.
Arjantin - Yeşil Burun Adaları
Arjantin geçer.
26.06.2026
Dogville (2003)
Dogville, son zamanlarda izleyip en çok etkilendiğim filmlerden biri oldu. Uzun zamandır izleme listemde duruyordu. Puanının yüksek olması da merakımı artırıyordu ama filme başlarken nasıl bir yapımla karşılaşacağım konusunda açıkçası hiçbir fikrim yoktu.
Başta şaşırdım. Film, tiyatro sahnesini andıran, neredeyse boş, sade ve tek bir mekanda geçiyor. Evlerin, sokakların, hatta bazı eşyaların sadece çizgilerle temsil edildiği bu alışılmadık kurgu, başta bana biraz zor geldi. Sonuçta tiyatroya özel ilgisi olan biri değilim ve sinemada da böyle deneysel bir anlatıma alışmak kolay değil. Ama kısa süre sonra anlıyorsunuz ki Lars von Trier aslında bütün bu sadeliği bilinçli olarak tercih etmiş; dikkatimizi dekorlardan, görsel gösterişten uzaklaştırıp doğrudan insan doğasına ve vermek istediği mesaja yöneltmek istiyor.
Filmin hikayesi, bir çeteden kaçan Grace isimli genç bir kadının, dağların arasında unutulmuş küçük bir kasaba olan Dogville'e sığınmasıyla başlıyor. İlk bakışta masum ve savunmasız biri gibi görünen Grace, kasabalılardan yardım istiyor. Kasabalılardan biri olan Tom, onu saklamaya karar veriyor ve çete kasabaya geldiğinde Grace'i görmediklerini söyleyerek onları gönderiyor.
Ancak ertesi gün kasaba halkı, Grace'in kim olduğunu ve neden kaçtığını öğrendiğinde durum değişiyor. Çünkü Dogville, dış dünyadan kopuk, kendi küçük düzenini kurmuş bir yer. İnsanlar kendi halinde yaşıyor, sistemden ve dış dünyanın karmaşasından uzak duruyorlar. Grace'in gelişi ise bu küçük düzeni bozabilecek bir unsur olarak görülüyor.
Bu yüzden onu hemen kabul etmek ya da teslim etmek yerine iki haftalık bir deneme süreci başlatıyorlar. Bu süre içinde hem Grace'i tanıyacaklar hem de onun burada kalıp kalamayacağına karar verecekler. Tom'un önerisiyle Grace, kasabadaki herkese yardım etmeye başlıyor. Her gün birilerinin işine koşuyor; çiftçiye yardım ediyor, ev temizleyen kadınla çalışıyor, satranç oynayan adama eşlik ediyor, çocuklarla vakit geçiriyor, hatta engelli bir kasabalının da bakımını üstleniyor.
Grace, iyi eğitimli, zeki, genç ve güzel bir kadın. Ama en önemlisi inanılmaz derecede merhametli ve empati yeteneği yüksek biri. Başlangıçta herkes onun bu yardımseverliğinden memnun kalıyor. İki haftanın sonunda bazı genç kızların onu kıskanmasına rağmen, kasaba halkı Grace'in kalmasına karar veriyor.
Ancak zaman geçtikçe bu iyilik hali bambaşka bir şeye dönüşüyor. Grace'in dışarıdan gelen, kendilerine muhtaç biri olması, insanların ona karşı tavrını değiştiriyor. Önce küçük taleplerle başlayan şeyler giderek bir sömürü düzenine dönüşüyor. Grace, kasabalıların gözünde artık yardım edilen biri değil, kullanılabilecek biri haline geliyor. Onun merhameti ve affediciliği, insanların vicdanını harekete geçirmek yerine onların sınırlarını daha da aşmasına neden oluyor. Önce fiziksel ve psikolojik baskıya maruz kalıyor, ardından cinsel istismara uğruyor. Kaçmaya çalıştığında ise kasabalılar onu tekrar geri getirmenin yolunu buluyorlar. Sonunda Grace adeta onların kölesi haline geliyor; boynuna tasma takılan bir insan olarak tamamen aşağılanıyor.
Filmin en güçlü bölümlerinden biri ise Grace'in geçmişinin ortaya çıktığı ve babasıyla karşılaştığı final kısmı. Kasabalılar sonunda onu teslim etmeye karar verdiğinde öğreniyoruz ki aradıkları çete aslında Grace'in kendi ailesinin çetesiymiş. Babası, adeta bir mafya lideri gibi her yere nüfuz eden, büyük güce sahip bir figür. Grace ile babası arasında geçen diyalog, filmin bütün felsefi temelini oluşturuyor. Grace babasını, gücünü kullanarak insanlara hükmettiği için kibirli buluyor. Babası ise kızının herkesi affetme ve herkes için bahane bulma yaklaşımını başka bir tür kibir olarak görüyor.
Grace'in düşüncesine göre insanlar sadece yaptıkları şeylerden ibaret değil; onların geçmişleri, yaşadıkları koşullar ve onları o noktaya getiren hayat hikâyeleri de önemli. Bir suçlu bile aslında bir kurban olabilir. Tecavüz eden, öldüren insanlar bile başka şartların sonucu olarak bu hale gelmiş olabilirler. Babası ise tam tersini savunuyor: İnsanların yaptıkları eylemlerden sorumlu tutulması gerektiğini, aksi halde iyilik ve kötülük kavramlarının anlamını kaybedeceğini söylüyor. Affetmenin her zaman erdem olmadığını, bazen kötülüğün karşısında durmanın da bir gereklilik olduğunu savunuyor. Bu noktada film, merhametin kendisini bile sorgulatıyor. Sonsuz anlayış ve affedicilik gerçekten erdem midir, yoksa bazı durumlarda kötülüğün devam etmesine izin veren bir zayıflık mıdır? İnsanları sadece koşulların ürünü olarak görmek, onların seçimlerini ve sorumluluklarını tamamen ortadan kaldırmak anlamına mı gelir?
Dogville tam da bu sorular nedeniyle çok rahatsız edici bir film. Güç, merhamet, ahlak, iyilik ve kötülük kavramlarını kolay cevaplar vermeden önümüze koyuyor.
Özellikle Türkiye'nin yakın siyasi ve toplumsal atmosferini düşündüğümde film benim için daha farklı bir anlam kazandı. Geçmişte mağduriyet yaşayan grupların güç ellerine geçtiğinde, geçmişte eleştirdikleri düzenleri bazen yeniden üretmeleri; hukuku, kuralları ve ahlaki sınırları kendi çıkarları doğrultusunda esnetebilmeleri, filmin anlattığı insan doğası meselesini daha görünür hale getiriyor. İyi niyet, tek başına gücü ve iktidarı kontrol etmeye yetmeyebiliyor. Zaten Lars von Trier'in sinemadan beklentisi de buna benziyor. Kendisi iyi bir filmin "ayakkabıdaki taş" gibi olması gerektiğini, izleyiciyi rahatsız etmesi ve düşünmeye zorlaması gerektiğini söylüyor. Dogville tam olarak bunu yapan bir film.
Özgün anlatımı, oyunculukları ve özellikle insan doğasına dair cesur sorgulamalarıyla benim için son derece etkileyici bir film oldu. Film notum: 9/10.
20.04.2026
Bahara ulaşmak
şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için, çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum
ne kadar çok öldük yaşamak için.
18.04.2026
Capharnaüm (2018)
Ortadoğu’dan bu kez Beyrut çıkışlı bir film. Yine başrolde bir çocuk var. Film, 12 yaşındaki kahramanımızın kelepçeli halde polisler eşliğinde mahkemeye getirilişiyle başlıyor. Bir suç işlediğini biliyoruz, ama asıl çarpıcı olan çocugun burada anne babasından şikayetçi olmasi: “Beni neden dünyaya getirdiniz?". Sonra, olayların buraya nasıl geldiğini adım adım öğreniyoruz.
Filmin özellikle ilk yarısını çok sevdim. Görüntüler, atmosfer, karakterlerin sunuluş biçimi, olayların gelişimi... Her şey oldukça doğal, akıcı ve abartıya kaçmadan normal ilerliyor. Ancak sonlara doğru film, hikaye anlatmaktan çok mesaj verme görevini ustlenmeye basliyor. Ve bunu biraz aptala anlatir gibi, fazla açıklayarak yapıyor. Seyirciye bırakmadan, neredeyse parmak sallayarak yapiyor bunu. Filmin can sıktıgı yer de bence tam burası. Mesela bir önceki post'taki Khane-ye Doust Kodjast? filminde Abbas Kiarostami son derece sade bir olay üzerinden, hiç bağırmadan, rahatsız etmeden ama içten içe insanı sarsarak mesajını veriyordu. Bu filmde Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki aynı dengeyi kuramamış gibi geldi bana. Söylemek istediği şeyler haklı, önemli ve değerli; ama anlatım biçimi yer yer fazla didaktikleşiyor.
Yine de kötü bir film değil, aksine güçlü yanları çok fazla. Özellikle ilk yarısı gerçekten etkileyici. Çocuk oyuncu Zain oldukça iyi oynuyor rolunu. Zaten bir anlamda kendisini oynamış sayılır; kendisi Suriyeli bir mülteciymiş. Bu da performansına ayrı bir gerçeklik katmış. Etiyopyalı göçmeni canlandıran oyuncuyu da çok başarılı buldum. Buna karşılık Zain’in anne ve baba rollerindeki oyuncular beni aynı ölçüde ikna etmedi. Neticede film; savaşın, yoksulluğun, düzensizliğin ve toplumsal çöküşün en ağır faturasını yine çocukların ve kadınların ödediğini anlatıyor. Film notum: 7/10.









