4.03.2014

86. Oscar Ödülleri

86. Oscar ödülleri sahiplerini buldu. Yok lan bu olmadı, çok profesyonel bir giriş spotu.. Oscar cephesinde değişen pek bişey yok amk! (Bak bu bloğun amatör ruhunu daha iyi ifade etti.) Efendim sinemaseverler, ister Kore sineması deyip dudak büzsün Hollywood'a, ister aynı senaryoyu pişirip pişirip servis ediyorlar deyip dem vursun, töreni kendince protesto edip izlemese dahi ertesi gün Oscar'da neler olup bitti merak ederler sanırım. Ben de naçizane bir alt postta tahminlerim ve izlediğim filmlere dair kısa değerlendirmelerimi paylaşmıştım. Geçen yıl önceki yıllara göre tahmin edilmesi zor olmayan ve aslında çok da iyi filmlerin olmadığı bir yıldı. Belki bu yüzden belki de artık Oscar lobisini çözdüğümüzden ötürü tahminler büyük oranda tuttu. Gravity 7 ödülle şahsen beni mutlu etti. Dallas Buyers Club ise muhteşem oyunculukları ile göz ardı edilmedi ve hem en iyi erkek oyuncu hem de en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini kaptılar. Leo DiCaprio şu ana kadar çoktan hak etmişti aslında ödülü ama bir gerçek var ki bu sene her ne kadar çok iyi oynadıysa da Matthew McConaughey'den daha iyi olduğunu söylemek zordu. Before Midnight'ı ise yine görmedi adi lobi. Ödül listesini kayıtlara geçirip önümüzdeki Oscar'lara bakalım artık.


En İyi Film : 12 Years a Slave
En İyi Erkek Oyuncu : Matthew McConaughey - Dallas Buyers Club
En İyi Kadın Oyuncu : Cate Blanchett - Blue Jasmine
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Jared Leto - Dallas Buyers Club
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu : Lupita Nyong'o - 12 Years a Slave
En İyi Yönetmen : Alfonso Cuarón - Gravity
En İyi Özgün Senaryo : Spike Jonze - Her
En İyi Uyarlama Senaryo : John Ridley - 12 Years a Slave
En İyi Animasyon Film : Frozen
Yabancı Dildeki En iyi Film : The Great Beauty, Paolo Sorrentino(İtalya)
En İyi Görüntü Yönetimi : Emmanuel Lubezki - Gravity
En İyi Kurgu : Alfonso Cuarón, Mark Sanger - Gravity
En İyi Sanat Yönetimi : Catherine Martin, Beverley Dunn - Gravity
En İyi Kostüm Tasarımı : Catherine Martin - The Great Gatsby
En İyi Makyaj ve Saç : Adruitha Lee, Robin Mathews - Dallas Buyers Club
En İyi Müzik : Steven Price - Gravity
En İyi Şarkı : Kristen Anderson-Lopez, Robert Lopez("Let It Go") - Frozen
En İyi Ses Miksajı : Skip Lievsay, Niv Adiri, C. Benstead, Chris Munro - Gravity
En İyi Ses Kurgusu : Glenn Freemantle - Gravity
En İyi Görsel Efekt : T. Webber, C. Lawrence, David Shirk, Neil Corbould - Gravity
En İyi Belgesel : Twenty Feet from Stardom - Morgan Neville
En İyi Kısa Belgesel : The Lady In Number 6 - Malcolm Clarke, Carl Freed
En İyi Kısa Animasyon : Mr Hublot (2013) - Laurent Witz, Alexandre Espigares
En İyi Kısa Film : Helium (2014) - Anders Walter

1.03.2014

And The Oscar Goes to


Efendim buradan daha önce dünya kupası tahminleri yaptık, maç tahminleri yaptık ama henüz Oscar tahmini yapmamışız. 86. Oscar ile anılan tüm filmleri izlememişsek de büyük çoğunluğunu izlemiş olarak bunu da yapmaya hazırız sanırım.

Öncelikle isterseniz kısaca Oscar lobisini tanıyalım. Oscar için oy kullananların yaş ortalamasının 65 civarında ve 5100 kişiyi aşkın olduğu söyleniyor. Yani tam bir yaşlı kurtlar lobisi söz konusu. Bunların %23’ü kadın, dolayısıyla her yerde olduğu gibi burada da bir erkek egemenliği var. Ayrıca üyelerin ezici çoğunluğu daha önce Oscar kazanmamış kişilerden oluşuyor. Ve bir de bu üyelerin %94’ünün beyaz sadece %6’sının siyah olduğu bilgisi de kayıtlara geçsin. Tabi tüm bu bilinenler dışında kayıt dışı gölge lobiler olabileceğini de unutmamak lazım. Buradan ilgili linki verip geçelim tahminlerimize.

Öncelikle yılın film adayları ile başlayalım. 9 tane aday film var. Diğer aday filmlere göre daha az ön plana çıkan Captain Phillips ile Philomena filmleri dışında hepsini izledim. Benim en fazla ilgimi çeken film, bir filmden öte deneyim yaşatan Gravity filmi oldu. Gravity’iyi eğer bilgisayarınız başında veya TV’den izlediyseniz tam bir hayal kırıklığı yaşamanız kuvvetle muhtemeldir. Zira dediğim gibi bu film bir filmden öte muhteşem bir deneyimdir. Sinema sektörünün geldiği noktanın baş döndürücü tezahürüdür. Ve belki de gelecekte koltuğumuzda otururken daha nasıl deneyimler yaşayabileceğimize dair ipuçları veren muazzam bir projedir. Filmin senaryo bana göre oldukça basit. Ama bu basitlik belki de yönetmenin tüm dikkatleri bu deneyime vermemizi istemesinden de kaynaklı olabilir. Filmi normal 3D izleme ile IMAX 3D izleme arasında bile önemli bir fark hissettim şahsen. Ve ikinci izleyişimde bile müthiş gerildim. Adeta uzayda ben seyahat ediyormuşum gibi hissettim. Tek kişilik bir deneyim olan bu filmin senaryo basitliğinden ötürü Oscar’ı alamayacağını düşünüyorum. Ama bana göre yılın filmiydi ve Oscar almasını en fazla isteyeceğim filmdir Gravity. Uzay sanırım insanoğlunun varoluşundan beri en fazla merak ettiği ve sorguladığı mistik bir konudur. Bilmem hiç denediniz mi kırsal bir bölgede yaz gecelerinde eğer hava açıksa irili ufaklı milyonlarca yıldız ve gök cisimleri muazzam bir şekilde izlenebiliyor. İzlerken insanın başı döner adeta. Film işte bu baş döndüren uzay ortamında müthiş bir aksiyon sunuyor izleyicilere. Filmin görüntü yönetimi ve görselliği gerçekten muazzam olmuş ve sinemada tekrar tekrar izleyesi gelir insanın. Sandra Bullock ise kendisinden bekleneni fazlasıyla veriyor filmde.

İkinci önemli film Dallas Buyers Club. Tahminen akademinin de ilgisini çekeceği AIDS, transseksüellik, homofobia gibi önemli konuları ele alan ve muhteşem oyunculukları ile dikkat çeken bir film Dallas Buyers Club. İzlerken envai çeşit konuyu bir araya getiren ve her birinden bir mesaj verme kaygısını güden Mahsun Kırmızıgül filmlerini yâd ettim desem yuhlanmam umarım. Elbette o vasatlıkta değil ama bazı yerlerde o yüzeyselliği hissediyorsunuz. Bir yandan ön yargılar işlenirken öte yandan ilaç firmalarının sahtekârlığına dair verdiği mesaj sanki biraz havada kalıyor gibi, tam bağlanamıyor. Ama Matthew McConaughey ve Jared Leto gerçekten oyunculuk dersi verircesine performans sergiliyorlar. Jennifer Garner ise rolüyle sırf oynasın diye sonradan yamanmış bir rol gibi yüzeysel kalıyor zannımca. Filmin çıkış noktasının gerçek bir hikâye olması ise ayrıca filmi daha etkileyici yapmıştır. Neticede eksiklikleri olsa da senenin en dikkat çeken ve izlenmeye değer filmlerinden biri olmuştur.

Oscar’ın en çok ses getiren filmlerinin başındaki de sanırım The Wolf of Wall Street oldu. Yine gerçek bir hikayeden uyarlanmış borsadan para kazanan Jordan Belfort’un para kazanma hırsı, seks, kokain üçgeninden ve nihayetinde kaçınılmaz olan mahkeme salonuna terfi etmesini anlayan eğlenceli bir film. Leo DiCaprio kendisine çok yakıştırdığım piç rolünde yine harika bir oyunculuk sergiliyor. Film Oscar’a aday olan en erotik filmlerden biridir zannımca. Ve belki de Martin Scorsese ve Leonardo DiCaprio ikilisi olmasa aday olmayacak da. Bu durum, filmin kötü bir film olmasından ötürü değil, göreli muhafazakâr olduğunu bildiğimiz Amerikan toplumunun bu kadar açık seçik sahneleri ile bu denli yüksek perdeden duyulması şaşırtıcı oldu sanırım. Buna somut bir örnek de yine bu yıl Avrupa’da ses getirmiş Golden Globe adayı filmlerden Blue Is the Warmest Color filminin akademi üyelerince dikkate alınmamasıdır. Tabi anılan bu filmin erotizmin de bokunu çıkartıp yer yer pornoya doğru kaydığını belirtmek gerekir.

Oscar’ın bir diğer ilgi çeken filmi 12 Years a Slave filmi. Amerikan toplumunun geçmiş günahlarına bir tövbe naziresi ile son yıllarda sık sık karşımıza çıkan “kölelik ve siyahlara yapılan zulüm” filmin konusu. Obama ile birlikte bu tarz filmler daha mı sık görülüyor oldu yoksa bana mı öyle geliyor bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da; bu filmin konusu itibari ile ve geçen yıl ebediyete intikal etmiş Mandela’nın taze hatırası ile birlikte ayrı bir önem kazandığıdır. Ve zannımca Oscar’a en yakın film bu film. Ancak geçen yılın filmleri Lincoln ve Django Unchained güzelliğinde olmadığı kesin.

Gravity'den sonra senenin en orijinal filmidir “Her”. Tam olarak bilinmeyen gelecek bir tarihte insanoğlunun her zamanki gibi yalnızlığının o dönemdeki tezahürü konu ediniliyor. Bir nevi postmodern yalnızlık. Aslında sadece postmodern yalnızlık değil günümüz yalnızlığı da denebilir. Zira metaforlar günümüz için de geçerli. Yani elimizden düşürmediğimiz iPhone’lar S4’ler vs. birer Samantha aslında. Yalnızlık o kadar katıksız anlatılıyor ki boğucu kasvetli havayı hissederek filmi izlemeniz ve bunalmanız kaçınılmaz oluyor. Ve bir de Joaquin Phoenix var ki sanırım Oscar’ın büyük ayıplarından biri bu adamı en iyi oyunculuğa aday göstermemiş olmasıdır. Çünkü kendi karakterini, egonu, kişiliğini bastırarak ve yok ederek böyle bir oyunculuğu sergilemek gerçekten zor gibi ve bunu başarıyor Phoenix. Kanaatimce bu dediğim şey kilo alıp vermeden çok daha zor bir olay.

Oscar'a aday bir diğer filmimiz American Hustle. Filmin konusu üçkâğıtçılık ve FBI. Sanırım türevleri gırla yapıldı. Bana göre vasat bir film. Ayrıca Christian Bale'in bu filmdeki oyunculuğu da abartılıyor. Tamam herif epey bir göbek yapıyor rol icabı ama o beş kişiden biri olacak kadar da iyi oynadığını düşünmüyorum.

Son olarak bahsedeceğim film Nebraska, bir yaşlılık soyutlanmışlık filmi. Yaşlılığın flulaştırdığı bir dünya sunuluyor. Sanırım tam da bu yüzden film siyah beyaz çekilmiş. Birçoklarının sevmeyeceği izlerken bunalacağı, toplumun ön saflarında yer almayan kenarda kalanların, kenarda kalmış bir eyalette geçen insanların, yaşlıların, biraz fakirliğin, fakirliğe rağmen muzipliğin konu edinildiği kasvetli bir film. Klasik Hollywood filmlerinin dışında, her şeyiyle daha doğal gelen basitliğin filmi denebilir. Başrol oyuncu Bruce Dern çok iyi bir oyunculukla haklı bir Oscar adaylığını kazanıyor. Filme uyumlu country müzikleri de ayrıca güzel olmuş.

Şimdi gelelim bu filmlerden Oscar kazanması muhtemel olanlara. Öncelikle Gravity filmini bunlardan ayrı tutuyorum zira dediğim gibi klasik bir filmden ziyade sinemada edinilebilecek bir “tecrübe” gözüyle bakıyorum buna. Diğer filmler arasında Oscar’ı bana göre en fazla hak eden film Dallas Buyers Club. Ama yukarda belirttiğim hususlardan ötürü 12 Years a Slave filminin Oscar’ı alacağını düşünüyorum. Sürpriz plase olarak da The Wolf of Wall Street gösteriyorum.

En iyi aktör rolüne gelince… Aday olanların bu seneki performansları göz önünde bulundurularak değerlendirilince yine bana göre hak eden Dallas Buyers Club’daki perfromansı ile Matthew McConaughey. Ama öte yandan bana göre çoktan Oscar’ı hak etmiş olan Leonardo DiCaprio’nun bu sefer eli boş gönderilmeyeceğidir ya da en azından ben öyle umuyorum. Bu iki isim dışında başka bir isim gelirse şahsen çok şaşırtıcı bulacağım.

En iyi aktris rolünde hem benim favorim hem de jürinin de hem fikir olacağını düşündüğüm isim Blue Jasmine’deki rolü ile Cate Blanchett. Diğer adayların en az bir gömlek üstü olan tam anlamıyla muhteşem bir oyunculuk sergiliyor Cate ablamız. Plase Sandra Bullock olabilir. Diğer isimler ise sadece şaşırtır ve lobinin kahpeliği olur.

En iyi yardımcı erkek rolünde açık ara Dallas Buyers Club’daki oyunculuğu ile Jared Leto diyorum. Herif hem en iyi erkek hem en iyi kadın rolünü bile alabilirdi, o derece yani. Diğer olası tüm sonuçlar ise bana sadece yuh dedirtir.

En iyi yardımcı kadın rolü, sanırım seçilmesi en zor olan kategorilerden biridir. Adaylar bir birlerine yakın performans sergilemişler gibi geliyor. Julia Roberts’ı ise izlemedim. Kim seçilirse seçilsin şaşırmam ama yine de adetten iki isim saysak Sally Hawkins ve Lupita Nyong'o diyorum.

En iyi yönetmen adayım kesin ve o da Alfonso Cuarón, Gravity. Diğerlerinin hepsi şaşırtıcı olmayan sürpriz olur.
En iyi orijinal senaryo adayım Spike Jonze, Her. Bu olmasa Bob Nelson, Nebraska ve sürpriz plase Woody Allen, Blue Jasmine.

En iyi uyarlama senaryo adayım Richard Linklater, Before Midnight. Yani bu güzelim serinin en azından bir Oscar’la ödüllendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Açıkçası dahasını hak ettiklerini düşünüyorum ama işte Oscar lobisi… Plase mlase yok burda, adam olsunlar versinler ödülü.

Geri kalan kategorilerdeki belgesel, kısa film, animasyonları izlemediğim için bir yorum veya tahminde bulunamayacağım. Ayrıca teknik kategorilerdeki ıvır zıvır tırrı vırrı tahminleri de geçiyorum. Bunlarda, Gravity’nin özellikle görsel efekt alanı olmak üzere ön plana çıkacağı aşikar.


Son olarak özet geçersek tahminleri:

En İyi Film : 12 Years a Slave
En İyi Erkek Oyuncu : Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kadın Oyuncu : Cate Blanchett (Blue Jasmine)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Jared Leto (Dallas Buyers Club)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu : Lupita Nyong'o (12 Years a Slave)
En İyi Yönetmen : Alfonso Cuarón (Gravity)
En İyi Orijinal Senaryo : Spike Jonze (Her)
En İyi Uyarlama Senaryo : Richard Linklater (Before Midnight)

25.01.2014

Başlıksız


Gerçek şu ki internet, özgürlük vaadiyle bizi tutsak eden tuzaklı bir dünyadır. Elimize oyuncaklar veriyorlar, iphonelar androidler tabletler.. Önümüze gelene sallıyoruz twitterda, dünya aleme en özelimizi açıyoruz facebookla. Özgürlüğümüzü resmediyoruz sonra instagramda ve attığımız her bir adımı foursquare ile raporlıyoruz. Sonra madalyalar aferinler alıyoruz bunların karşılığında. Hem ne mal olduğumuz ortaya çıkıyor hem de tüm bunlarla deşarj olup sakinleşiyoruz.. Bizim için sınırları özenle çizilen bir dünyada özgürüz sen de ben de..

Başlıksız

Bu hayatta yalnız kalan bir insan ya çok başarılı olur ya da ölür..

21.01.2014

Yarın!


“Yarın” dedi, başlıyorum. Şöyle sabah erkenden kalkacam, güzel bir kahvaltı sonrasında akşama kadar çalışacağım. “Yarın” dedi sıfırdan başlayacağım.

Tam altı aydır bu yarını bekliyordu ve işin kötüsü artık 20 günden az bir zamanı vardı ve bu kısa zaman içerisinde 6 aylık işi yapacaktı.

Sabah alarmı çalınca lanet olsun ne de çabuk yarın oldu dedi ve alarmı erteledi. Sonra tekrar çaldı alarm, sonra tekrar erteledi. Çaldı erteledi, çaldı erteledi bu şekilde tam bir buçuk saat geçtiği halde uykuya doyamamıştı ve alarm sinirlerini iyice bozmuştu. En iyisi alarmı kapatıp güzelce bir dinleneyim sonra temiz bir kafayla daha güzel çalışırım dedi. Öğleye doğru kalktı, planladığı gibi güzel bir kahvaltı yaptı ve okula gitti. Ders çalışacaktı ama öncesinde birkaç hocayla görüşeyim dedi. Birkaç görüşmesini yaptı, dersin başına geçti. Güzel bir kahve yapim dedi, açılırım. Bu sırada odasına arkadaşları geldi. Kahvelerini içip planlar yaptılar uzun uzun. Her şey çok güzel olacaktı. Artık akşam olmuştu eve giderken akşam için planlar yapıyordu. Gece uzun, günün acısını çıkarırım dedi. Odasına geldi, derse başlamadan şu çamaşırları atayım çok fazla birikmiş dedi. Çamaşırları attıktan sonra tekrar dersin başına geçti. Bir iki cümle okudu, telefonu çaldı. Arkadaşı arıyordu. Dersten başladılar, gündemden devam ettiler. Ne olacak bu fenerin hali? sorusunun akabinde Aziz başkandan, paralel yapılanmalardan, siyasi yozlaşmalardan, adaletten, hukuksuzluktan konuştuktan sonra radyasyondan yeşile dönmüş bir suratla bitkin bir halde telefonu kapattı. Son kaldığı cümleden çalışmasına devam etti. Tanrım, ne kadar boktan bir cümleydi bu böyle. Hiçbir şey anlaşılmıyordu. Sonra odasına baktı ve tam altı aydır odasını temizlemediğini, giydiği hemen her elbisesini odasında kullanmadığı yatağına atmış vaziyette gördü. Kutu gibi bir odada yalnız yaşama özgürlüğünün bokunu çıkarmıştı anlaşılan. İğrendi odasından, bu pislik içerisinde de ders çalışılmaz ki diye düşündü. Önce temizlik diye başladı sonra odayı düzeltmekle devam etti. Zengin bir biyolojik ortama dönüşen bardağının içerisindeki mantarları ayıkladı ve yeni alınmış gibi gıcır bir hale getirene kadar temizliğe devam etti. Yorulmuştu saat de artık geçti. Yatağına girdi ve “yarın” dedi düne göre kısık bir sesle, her şey çok güzel olacak. .

20.01.2014

-DE -DA



Şimdi bu –de –da ‘yı yanlış yazana laf edip zeka testi yapanlar var. Ha paso yapan dangozlar var, onlar bilmiyor kabul. Ama yazı hızıyla konuşma hızı arasında fark var. Çok daha hızlı düşünüp konuşurken yazı geriden geldiğinden beyin karıştırıp arada yanlış yapıyor. Yoksa ben hayatımda hiç bu kadar basit bi hatayı yapmadım. Yapmışsam bahsettiğim hipotezdendir. Mallık yapmayın, önyargılı davranmayın. Ne bana ne de ilk defa de’yi yanlış yazanı gördüğünüze. Belirtmek istedim.

19.01.2014

Black Books


British dizilerinden devam ediyoruz. Tadında bırakılan bir dizi daha. Bu adamların en çok hoşuma giden şeyi tadında bırakmaları. Koca koca kitapların yerini cep kitapçıklarına, destan gibi yazıların yerini 140 karaktere bıraktığı bu devirde aradığımız tam olarak böyle bir şey olmuyor mu?! Her sezonunda sadece 24 dakikalık 6 bölüm ve sadece 3 sezon. Brilliant!

Umursamazların şahı ve bana göre komedi dizilerin en bomba karakterlerinden Bernard, saf ve biraz çatlak kafalı Manny ile çılgın çatlak Fran karakterlerinin, pislik ve dağınıklık içerisinde olan Black kitapevinde geçen bohem hayatlarının konu edildiği absürt komedinin adıdır black books. Komedinin ve absürdlüğün dozajını çok iyi ayarlamışlar ve muhteşem olmuş. Dizideki Bernard karakteri hayran olunası bir karakter. Bir elinde sigarası ötekinde bitmeyen şarabı ile dünya yansa umurunda olmayacak bir bohemlikte. Herif bu gerçeğin farkında: ”Bu da hayat! Köle gibi çalışıp, acılar içinde eskiyoruz. İşte hayat bu” ve tam da benim kafada. Bu arada yasal bir uyarı; bu diziyi izledikten sigara ve şaraba başlayabilirsiniz. Manny.. hem saf hem çatlak. Herif tavuğa çatal üzerinde striptiz yaptırarak derisini yavaş yavaş soyacak kadar çatlak :D Fran ise bu iki herifle birlikte üçgeni tamamlayan çatlak kadın karakter.

Bir alt postta dediğim gibi bir oturuşta bitirilebilecek bu diziyi de kesinlikle uzun zamana yayarak izlemelisiniz. Zira kıyamayacaksınız hemen bitirmek istemeyeceksiniz ve zaten öyle tam olarak tadını da alamazsınız. Ben de uzun süredir beklettiğim son bölümünü bugün bitirdim.

Diziden güzel bir diyalogla postu bitirelim:

Müşteri: Sanırım, sigaranızın dumanından ben de neredeyse sizin kadar içmiş oluyorum.
Bernard: Takma kafana, sen de bir ara bana bir içki ısmarlarsın.

15.01.2014

Spaced



British komedisinin katıksız olduğu hollywood’un gereksiz romantik ayaklarının pek olmadığını az buçuk izleyen herkes farketmiştir. Coupling gibi efsane bir diziyi miras bırakan bir komedi anlayışı söz konusu yani. Dizilerin uzunlukları, finali bi türlü getiremeyişleri vs. gibi etmenler hep can sıkmıştır. Hele söz konusu olan komedi dizisiyse bokunu çıkarmayacaksın. 20-25 dk ideal ve tabi bir asır devam etmeyecek(bkz. How i met your mother). Başlıktaki dizide en çok dikkatimi çeken 24 dk olması sadece 2 sezon ve her sezonda sadece 7 bölüm olması. E bir de imdb’de 8.8 gibi şahane bir skor. Tanıdık bir isim gelecek olan olan Simon Pegg faktörünü de göz ardı ediyorum.

Hikaye, işsiz güçsüz ve biraz da evsiz bir adet adam ve bir adet kadının bi kafede ilginç bir diyalogla tanışması ve sonrasında aynı eve çıkması ile başlıyor. Sonrasında aynı apartmanda tam bir çılgın sanatçı olan brian, suratsız ev sahibesi ve ana karakterlerin yakın arkadaşları olan mike ve twist etrafında dönen bir hikaye bizi bekliyor.

Komedi dizilerinde alışkın olduğumuz ve nerede gülmemiz gerektiğini bize hatırlatan gülme efekti yok. Karakterler çok yakışıklı güzel alımlı tipler değil. Şişko kız, kel erkek, sıradan insanlar sıradan hayatlar. Senin benim gibi, herkes gibi. Bi de yer yer çocukça gelecek sahneler var. Tüm bunlar diziye ayrı bir hava katıyor, diziyi duru, keyifli, samimi yapıyor. Ama bakmayın böyle basit dediğime, diziyi iyi anlamak için zengin bir sinema/sanat kültürü de gerekiyor belirteyim. Diziyi izlerken the shining’in korku sahnelerinden, woody allen'ın meşhur manhattan'ından tut the matrix’e kadar değişik göndermeler göreceksiniz. Çok fazla ince göndermeler, eski dizilere/filmlere referanslar vs var. Hatta bu yüzden izleyeceğim her bölüm için imdb’den “Did you know?” başlığına bakıyordum. Ha bir de big bang theory’de olduğu gibi burda da star wars bombardımanı var. Oyunculukları muhteşem, doğal samimi ve keyifli bir british komedisi izlemek isteyenler, bi solukta izleyebilecekleri bu güzel diziyi keyfini çıkarta çıkarta ve yayıla yayıla buyursunlar izlesinler.