13.11.2010

November Rain




Haftanın ritmi değil de ayın ritmi diyelim. Kasım aylarında bu şarkı ister istemez aklıma gelir.

11.11.2010

Üç Haftamın Özeti


İnsanın çevresine uyum sağlaması ve değişikliklere adapte olma süresi 3 haftaymış. Yeni yerimde 3. haftamı geçiriyorum. Bu süre içerisinde yaşadıklarımı, hissettiklerimi, okuduklarımı ve yine okuduklarım ışığında kusma zamanı geldi sanırım.
Buraya gelmem çok hızlı gelişti ve üstünde çok fazla düşünecek zamanım olmadı, dolayısıyla hala verdiğim karar üstünde düşündüğüm oluyor. Böyle durumlarda sular durulduktan sonra kararının isabetliği görülür. Hazırlıksız değişimden ötürü, toplum içindeki işlevimi yürütmeme yardımcı olan, bilinen psikolojik ipuçlarının birden tümüyle ortadan kalkması ve yerlerini kısmen yabancı, anlaşılmaz olanların alması sonucu oluşan bir şaşkınlık var hala üstümde. Örneğin akraba ilişkilerimizin Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinden daha karmaşık bir halde olduğunu gördüm. Uzakta olunca yozlaşmış bu takım ilişkilerin bir parçası değilsin ama burda bundan kaçınmak çok zor, onu anladım. Böyle anlarımda sığındığım liman Fransız sosyoloğu Alan Touraine'in "Bir değişim yapmış ve içinde bulunduğu topluluğa daha az bağlı kişiler, yeniden taşınmaya hazır kişilerdir" sözüdür.
Kendimi bildim bileli göçebe bir hayat yaşıyorum. İlkokulu bitirdikten sonra çantamı alıp evden çıkışımla, o diyar senin bu diyar benim dolaştıktan sonra çemberi tamamlayan manevrayla, başladığım noktaya geldim. Babam ve Oğlum filmindeki Sadık'ın "Ne oralı olabildim ne de buralı" lafı benim durumumu özetleyen laf oldu. 21. yüzyılın göçebesi...
Geçmişin göçebesi, soğuk ve sıcakta yol alır, açlık onun peşini bırakmazdı. Deriden çadırını, ailesini ve kabilesini de birlikte taşırdı. Sosyal çevresi, yuva adını verdiği fiziksel yapı da onunla birlikte yol alırdı. Günümüz göçebesiyse, fiziksel yapıları ardında bırakmaktadır. Yerin(coğrafyanın) artık çeşitliliği sağlayan bir kaynak olmadığı öğrenilmiştir. İnsanlar arasında ayrılıklar coğrafi temellere doğrudan dayandırılmamaktadır. Başvuru dilekçelerindeki adres geçici olabilmektedir. Artık insanlar yerel özelliklerini edinecek oranda aynı bölgelerde kalmamaktadırlar. Bu durum bir anlamda coğrafyanın ölümü demektir. Hareket, göç, kazanı öyle bir karıştırmış ki kişiler arasındaki değişiklikler artık bulundukları yerlerle ilişkili değildir. Bir yere/kente bağlanma bir şirkete, mesleğe ya da bir derneğe duyulan bağlanmaya göre zayıflamıştır. Bu açıdan bakıldığında, bağlanma duygularının yerle ilişkili sosyal yapılardan(kent, ülke, komşuluk vb) kopup, hareketli akıcı ve yere bağlı olmayan kuruluşlara(şirket, meslek, arkadaşlık bağları) kaydığı söylenebilir. Bir yerde yaşam boyu kalma, kırsal alanlarda görülen bir özelliktir. Bulunduğu yerden taşınan kişi, çevre yerlerle de ilişkisini kesmektedir. Alışveriş ettiği mağazasını, mahalledeki bakkalını, otobüs durağını, berberini vb. değiştirmektedir. Yaşam süremiz boyunca birçok yeni yer görmekle kalmıyor, yerlerle olan ilgimizin süresini gittikçe kısaltıyoruz. Böylece toplumdaki hız dürtüsünün, kişiyi ne kadar etkilediğini açıkça görmekteyiz. Çünkü kişinin mekanla olan ilişkisi, nesnelerle olan ilişkisine paralel olarak yürümektedir. Her iki durumda da birey, bağlarını çabucak koparmaya zorlanmakta ve yaşam hızının arttığını görmektedir.

Yola çocuk olarak çıkıyoruz; büyüyoruz, ana baba yuvasını terk ediyoruz; büyüyüp aynı döngüyü sürdürecek çocuklarımız oluyor. Bu döngü, otomatik olarak uzun süre yürürlüktedir. İnsanoğlu onun işlerliğini kabullenmiştir. İnsan varlığının bir parçasıdır bu döngü. Çocuk küçükken bu döngünün içindeki yerini fark etmektedir. Aile döngüsü, kişide süreklilik duygusunu uyandırır. Bu döngü, insan varlığındaki sağduyunun temel dayanaklarından biridir. Yakın geçmişe kadar bu döngü artan bir ivmeyle hızlanmaktaydı. Daha çabuk büyüyüp, evi terk edip, evlenip çocuk sahibi olunuyordu. Olaylar birbirine yakın oluşup, ana babalık dönemi daha çabuk kapatılıyordu. Artan yaşam hızı bu döngüyü bir anlamda parçaladı parçalayacak.Artık birçok kişinin, aileyi iyice çağa uydurup çocuktan vazgeçtiğini ve aileyi en temel öğeleri olan bir erkek ve kadınla sınırladıkları görülebilir. Bu model, aşırı devingen günümüz çağına uydurulmuş aile modeli olmaktadır.

Günümüz aşırı devingenliğinden bir takım problemler de doğmaktadır. Bu problemlerle ülkemiz gibi çağa uydurulamamış eğitim sistemlerini içeren ülkelerde daha sık karşılaşılmaktadır. Bu sorunlardan önemli bir tanesi kimlik problemidir. Birey 'ait olma' duygusunu oluşturmak çabası içindedir;hızla değişen çevre içinde kendisine bir kimlik kazandıracak ilişkileri kurabilmektir amacı. Bu amaca ulaşabilmenin yolu, sürekli devinen ve sayısı artan hedeflerden birini seçmek olacaktır. Oysa seçim yapabilmenin sorunları, aritmetik değil de geometrik olarak artmaktadır. Birey mallar, eğitim, kültür, boş zamanı değerlendirme ve eğlenceyle ilgili seçim olanaklarıyla birlikte sosyal seçimlerle de karşı karşıya kalmaktadır. Nasıl her hangi bir mal alırken sunulacak seçim olanakları konusunda kişide bir istek sınırı varsa sosyal seçim konusunda da birey bir yerde aşırı seçim olanağına ulaşmıştır. Öfkeli ve korkutucu bir özgürlük genişlemesiyle karşı karşıyayız. Kişilik bozuklukları, sinirlilik, ruhsal gerilimleri birçok kişinin şimdiden sağduyulu, bütünleşmiş, yerleşik bir kişilik biçimi oluşturmakta zorluk çektiğini göstermektedir.

Toplum, kişiyi düzensiz seçeneklerle bombardımanına uğratırken, yapılan seçimler birer rastlantıdan öteye geçemez. Hangi konuda(eşya seçimi veya düşünce seçimi) olursa olsun tüketici(alıcı) önceden saptanmış bir dizi zevkler ve tercihlerle gelmektedir. Üstelik hiçbir seçim tümüyle bağımsız olmayacaktır. Her biri daha önce yapılan seçimlerle koşullandırılmıştır. Bilinçli olarak ya da olmayarak, bütün eylemlerimizde kişisel bir biçime varma çabası görülür. Çoğumuz büyük bir istekle, seçimin artan karmaşıklığını kişi için katlanılabilir oranlara indirgeyen cemaat, aile-akraba, dernek gibi alt kültürlerin yol gösterici kolaylıklarının peşindeyiz. Ahlak anlayışlarının çatıştığı, aşırı seçimin sorun haline geldiği bir dönemde, en yararlı 'üstün ürün' kişinin yaşamını düzenleyecek bir kuraldır. İşte yaşam tarzının sunduğu da budur.

'Yaşam tarzları arasında' ya da 'alt kültürler arasında' kalmak bunalım yaratır. Günümüzün insanları biçim arayışları içinde olduklarından, geçmişin insanlarına oranla, bu tür bunalıma daha çok maruz kalmaktadırlar. Yoluna devam ederken, kimliğini değiştiren günümüz insanı, çarpışan alt kültürler arasında kendine özgü bir yörüngeyi izler. Günümüzün sosyal devinimidir bu: Söz konusu olan, yalnızca ekonomik bir sınıftan diğer bir sınıfa değil, bir topluluktan diğerine doğru oluşan bir devinimdir. Bir alt kültürden diğerine yaptığı bu huzursuz devinim, yaşam çizgisini oluşturacaktır. İpek giysisi ve boyunbağını, Wilson tenis raketini, kısaca geçmişteki alt kültürle kurduğumuz ilişkilerin simgesi olan her şeyi yaşamımızdan atacağız. Yeni kimliğimize uygun yeni nesneleri ve ilişkileri teker teker yaşamımıza sokacağız. Aynı süreç, sosyal yaşamımızda da ortaya çıkacaktır. Önceleri savunduğumuz düşünceleri kafamızdan çıkarıp atacağız(ya da onları yeniden açıklamaya veya akla yatkın biçimlere sokmaya çabalayacağız). Bu aşamada yeni alt kültürlerin bildirilerine(mesajlarına), görüşlerine ve karşı görüşlerine direnmemiz zordur. Bir o yana bir bu yana eğiliriz. Güçlü bir yeni arkadaş, yeni bir düşünce, yeni bir siyasal akım, kitle iletişim araçlarının getirdiği yeni bir kahraman, bizi önemli biçimde etkileyebilir. Dışa alabildiğine açık ve kararsız bir hal içine girmişizdir. Bir kişinin ya da topluluğun bize ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söylemesini bekleriz. Kararlar, en küçükleri bile, zor alınır. Bu rastlantısal değildir. Günlük yaşamın baskısına dayanabilmek için, belirli bir yaşam tarzını sürdürdüğümüz zamana oranla daha çok konu üzerine bilgi sahibi olmak zorunda kalırız. Bu nedenle kaygılı oluruz;kendimizi baskı altında, yalnız hissederiz. Yeni bir alt kültürün çekim alanına gireriz ya da yeni bir alt kültürü seçeriz. Yeni bir tarzda giyiniriz.

Çağımızın baş döndüren hızında 'kullan-at' kavramına 'yaşam tarzları' da uymuştur. Bu, sıradan bir olay değildir. Çağımızın özelliği olan, bağlanma, kendini adama eyleminin yitirilmesiyle ilgilidir. İnsanlar bir alt kültürden öbürüne, bir yaşam tarzından diğerine doğru ilerledikçe, ayrılıkların kaçınılmaz acılarına karşı kendilerini koruyabilmek için koşullandırılmaktadırlar. Ayrılığın üzüntüsüne karşı, kendilerini korumayı öğrenmektedirler. Geçmişteki düş kırıkları yüzünden kendini bir şeye fazla vermemesi, bağlanmaması gerektiğini öğrenmek zorundadır. Böylece kişi, bir alt kültür ya da biçim edindi mi, kişiliğinin bir bölümünü bu çabasına katmaz, geri tutar(recovery partition gibi). Topluluğun isteklerine uyar;onun verdiği aitlik duygusunu kullanır. Ancak bu 'aitlik' eskisi gibi değildir, gizlice kendini güvenceye almıştır kişi;her an çekip gitmeye hazırdır. Bunun anlamı şudur: Topluluğun içine ne oranda girmiş olursa olsun, bir yandan da rekabet eden öteki toplulukların verdiği sinyallere kulağı açıktır. Bu açıdan bakıldığında topluluk içindeki üyeliği yüzeydedir. Kesin bir bağlanmaya girmemiştir. Topluluğun değerlerine ve biçimlerine, güçlü olarak bağlanmadığından, aşırı seçimin oluşturduğu ormanda yolunu bulabilmek için gerekli ölçüler dizisinden yoksundur.

Günümüz bilgi çağı dönemi, aşırı seçimle ilgili bütün sorunları, nitelikli yeni bir düzeye çıkmaları için zorlamaktadır. Yalnızca herhangi bir malın seçiminde değil, aynı zamanda yaşamlar arasından, yalnızca yaşam tarzı öğeleri de değil, tüm yaşam tarzları arasından seçim sağlamamızı zorunlu kılmaktadır.

Aşırı seçimle ilgili sorunların yoğunlaşması bizi kendimizi incelemeye, ruhsal yapımızı araştırmaya ve içimize dönük olmaya itmektedir. Bizi çağdaş hastalıkların en bilineni olan 'kimlik bunalımıyla' yüz yüze getirmektedir. Daha önceleri insan kitleleri böylesine karmaşık seçim olasılıklarıyla karşılaşmamıştı. Kimlik arama çabaları, kitle toplumundaki seçim olanaklarının yokluğundan değil, seçim olanaklarının çokluğu ve karmaşıklığından ortaya çıkmıştır.

Üstün bir karar alıp yeni bir yaşam biçimi seçtiğimiz zamanlar, belirli bir alt kültürle ya da toplulukla ilişki kurmakta, iç görüntümüzde bazı değişiklikler yapmaktayız. Başka bir deyişle, değişik bir kişi olmakta, kendimizi değişik olarak tanımlamaktayız. Daha önceki yaşam tarzımızı bilen eski dostlar, bildik bir tavırla kaşlarını kaldıracaklardır. Bizi tanımakta gittikçe zorluk çekeceklerdir. Gerçekte biz de eski kimliğimizi sevmekte ya da tanımakta güçlüklerle karşılaşacağız. Bir hippi geçiş aşamalarını farketmeden, astığı astık kestiği kestik bir işadamı haline gelebileceği gibi, bir işadamı da tarzının dış yapısını olduğu kadar temel tavırlarını da elden çıkarabilir. Günün birinde, "Geriye ne kaldı?" sorusunun bütün çıplaklığıyla önüne dikilmesi kaçınılmazdır. Kişiliğinden ya da 'kendinden' sürekli ve dayanaklı bir içyapı olarak geriye ne kalmıştır? Bazıları için karşılık yalındır. Çünkü onların artık 'kendim' kavramıyla ilişkileri kalmamıştır;bir dizi 'kendim' söz konusu olmuştur onlar için.

Çağımız, insanın kendini kavraması konusunda temel değişiklikleri gerekli kılmaktadır. İnsan yaşamındaki süreklilikleri olduğu kadar, süreksizlikleri de göz önüne alan, yeni bir kişilik kuramı oluşturmalıdır. Çağımız, yeni bir özgürlük kavramını da beraberinde getirmektedir. Sonuna dek zorlandığında, özgürlüğün kendini yadsıdığı gözden kaçırılmamalıdır. Toplumun, yeni bir faklılaşma düzeyine sıçraması, yeni olanakları da beraberinde getirecektir. Yeni teknoloji, geçici örgütsel biçimler, yeni bir insan türüne gereksinim duyacaklardır. Tüm boşluklara ve geçici geri dönüşlere rağmen, sosyal gelişmenin, bizi türlü insan tiplerine karşı duyulan geniş bir hoşgörüye ve kabule doğru götürmesinin nedeni budur. 'İstediğini yap' görüşünün birden yaygınlaşması da bu tarihsel hareketin bir sonucudur. Toplum bölündükçe ya da farklılaştıkça, çeşitli yaşam tarzları daha çok yaygınlaşacaktır. Toplum, sosyal açıdan kabul gören yaşam tarzlarını ortaya koydukça, herkesin istediğini yaptığı bir düzeye ulaşacaktır. Üstün beceri ve akıl düzeyinde olan, üstün sanayiye ilişkin sosyal yapının hızla oluşmasına akıl erdirebilen, doğru yaşam hızını saptayıp, doğru alt kültürlere zamanında giren ve zamanında gerekli yaşam tarzı örneklerini edinen kişi için başarı kaçınılmazdır. Bu büyük sözlerin, insanların çoğuna uygulanamayacağı bir gerçektir. Geçmişte ve şimdilerde çoğu insanın belirli yaşam tarzları içinde sıkışıp kaldıkları, bilinen gerçektir. Çoğu insan için seçim olanakları söz konusu değildir. Seçim olanaklarının artırılması, özgürlüğe giden yol olarak görülmemelidir. Seçim olanaklarının aşırı seçime ve özgürlüğün tutsaklığa dönüşebileceği olasılığı da gözden ırak tutulmamalıdır.

5.11.2010

Olasılıksız


Popüler kitap nihayetinde. Çoğu popüler olan şeyi merak etmem ama bunu etmiştim biraz. Yenifırsat buldum ve okudum. Romanı severim. Ama Dan Brown’un Dijital Kale ve İhanet Noktası’nı okuduktan sonra onları daha fazla sevmişitim. Özellikle Dijital Kale’yi. Çünkü iyi bir romando olması gereken sağlam bir kurgu ve betimlemelerinin yanı sıra bilim ve teknoloji odaklı olması ve sayısal beyinlere de hitap etmesi ayrıca çekici kılıyordu. Olasılıksız ise onun daha üst seviyesi bilimle içli dışlı olması açısından. Yeni başlayanlara olasılık dersleri vermesindenzaten bu konular hakkında bilgili olanları Kuantum fiziği hakkında derinlemesine düşündürtmesi kitabı yeterince çekici kılıyor. Ve bunu da harika kurgulanmış bir hikaye ile birleştirerek yapıyor. Okumak zaten güzeldir, bu kitap oldukça güzel.

25.10.2010

Kim Ki-duk

Bu Kim Ki-duk’un filmleri de nasıldır arkadaş. Hepsi tecavüz, fahişelik, garip seks ilişkileri ile dolu. Tamam insanın bilinç altında vardır bunlar ama her filme de koyulmaz ki bu yoğunlukta. Hayatta başka şeyler de var dikkate değer. Sürekli olarak cinsellik ön plana çıkarılıyor. Freudyen midir nedir.

Gerçi ben şimdiye kadar hep eski filmlerini izledim “Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring” hariç. Ve onda vardı farklılık. Geri kalanları da izleyip tekrar değerlendirmek lazım. Şimdilik bu notu düşmüş olalım.

23.10.2010

Tercih ve Kırılma Anı



Hayatımız, sonsuz parametreler içerisinde sınırlı seçeneklerden seçilen bir tek kararımızın sonucunda çok farklı bir mecraya yönelebilen, düşününce gerçekten çok karmaşık gelen bir zaman eksenine karşılık gelir. Ders kitaplarındaki tanımlamalara benzedi ama gerçekten üstüne kafayı yorduğumuzda hayatımızın bir adımında farklı bir karar verseydik çok farklı olacağımızı görürdük. Her insanın hayatında vardır öyle anlar. “O insanı görmeseydim ve bana böyle birşeyin varlığından bahsetmeseydi, şimdi buralarda olmazdım” diyenler ya da “X yeri tercih etmeyip Y yerini tercih etseydim…” , “onu bu şekilde yapmayıp şu şekilde yapsaydım…” gibi söylemler hepimizin düşündüğü/yaşadığı şeylerdir. Bu “dı” lı “di” li tercihler bizi biz yapan şeylerdir aslında. Bir şeyi tercih etmek öteki şeylerden vazgeçmektir. İktisatta buna bedel denir, bir tercihin bedeli vazgeçtiğin alternatif tercihlerdir. Bugün, hayatımda kırılma noktası sayılabilecek böyle bir kararın sonucunda, Cybersoft’tan ayrıldım. Bu tabiki çok zor bir karar oldu ve o kadar kısa sürede oldu ki ben bile nasıl olduğunu anlamadım. Çalıştığım yeri, yaşadığım kenti ve tüm arkadaş çevremi geride bırakarak puslu bir yola giriyorum. Elbette o puslu yolda bir ışık gördüğüm için böyle bir karar verdim ama neticede tecrübe edilmeden, uygulanmadan hiçbir şey tam olarak bilinemez. Şu anki ruh haletimi anlatabilecek uygun kelime bulamıyorum. Umarım hayırlı olur ve maliyetini fazlasıyla karşılayan bir tercih olur.

8.10.2010

Herkes Haddini Bilecek!


Uzun süre oldu blogda yazmayalı, böyle kötü biten bir güne nasipmiş yazmak. Bizim insanımız değişiktir, pratiktir(!) sonda yapması gereken işi başta yapar "ne gerek var abi bu kadar beklemeye hemen yapalım bitsin" der, sonda söylemesi gereken lafı söze başlarken söyler. Daha ilkokul bire giden çocuğuna büyüyünce doktor olmasını telkin eder, bu yönde hedef koyar aklı sıraca. Nereye bağlayacam merak ettiniz. Tabi ki maça... Gruplar başlarken "Almanya'yı neden geçmeyelim, bizim onlardan neyimiz eksik" kanısında olan birçok insanımız bizim sadece futbolda değil daha temel şeylerde de birçok eksiğimizi ya göz ardı ediyordur ya da bunları göremeyecek kadar uyuyordur. Sergen Yalçın bugün "Hiddink'le bu gruptan birinci çıkamasak bu bizim için başarısızlık olur, çünkü biz zaten ikinci olurduk" demiş. Çarpık, yozlaşmış zihniyetimizin tezahürü, Almanya daha bu sene yapılan Dünya Şampiyonasının tozunu attırmış, kupanın en sansasyonel ve göze hoş gelen futbolunu ortaya koymuş takım iken, biz turnuvaya bile gidemedik. Şimdi hangi akıl hangi mantık bunu kabul edebilir ki? Aynı zihniyet dünya şampiyonası elemelerinde İspanya karşısında da yok muydu? Sonuç ne oldu, hüsran.

Türkiye'de son 20 yılda her alanda olduğu gibi futbolda müthiş değişimler, gelişimler yaşandı şüphesiz. Maalesefli yılları geride bırakalı yıllar oldu. Ama bugün nostalji yaptık adeta. Benim bu yaşıma kadar izlediğim en aciz, en zavallı takımdı milli takımımız. Sahada iyi bir tek oyuncumuz yoktu denebilir, bunun yerine hangisi en az kötü oynadı denebilir. Özer Hurmacı 90 dakika oynadı ama oynadı mı oynamadı mı ben anlamadım. Anlayan var mı, bu adam ne yaptı açıklayabilen var mı çok merak ediyorum. Sabri, Tuncay, Özer oynadıkları takımda doğru dürüst oynamadıkları halde milli takımda oynuyorlar. Bu nasıl olur anlamış değilim. Kaldı ki Sabri ters tarafta oynadı ki buna bit kadar anlam bile yükleyemiyorum. Tuncay, Aurelio, Ömer Erdoğan gibi yaşını başını da almış(hani ileriye yönelik filan zırvası da yok) futbolları yavan, bayat oyunculukları ile hala milli takıma alınması ancak "burası Türkiye burda herşey mümkün" lafı ile açıklanır.

Milli takım bu grupta ikinci olur tahminim, baştan beri böyle düşünüyordum. Ve eğer ikinci olursak bu kesinlikle çok büyük bir başarı olur, bakın başarı olur demiyorum çok büyük başarı diyorum. Çünkü bana göre son 10 yılın en kötü kadrosu var elimizde şu an, kulüpler düzeyinde de dökülüyoruz zaten.

Gelelim maçın iyileri, kötülerine :) Tabiki iyi oynayan yoktu bizden sadece Servet ve Hamit için idare eder denebilir. Diğerleri için kötülük sıralaması şu şekilde olur bence: Özer, Emre, Ömer Erdoğan, Aurelio+Tuncay(ikisini topla yarım adam etmez), Sabri,Halil, Volkan(kaleciler her zaman son eleştirilmesi gereken kişiler bana göre), Gökhan, Nuri.

4.10.2010

Crocodile

Kore sinemasına sardıktan sonra ismini farklı mecralarda duyduğum bir yönetmen vardı: Kim Ki-duk.Esasında yönetmen, senarist, yapımcı, hatta iki tanesinde oyuncu da. Oldukça sıra dışı filmler yapan, mutlu hikayelerle alakası olmayan bir adam. Daha çok hasta, manyak, garip, sıra dışı vs. ruhları anlatıyor. İnsanlardaki saklı duyguları gün yüzüne çıkarttığını söylemek de mümkün.

Ben ilk olarak Bad Guy’ı(Nabbeun Namja) izlemiştim. Filmin başkahramanı bir pezevenk! Öyle ilginç bir film işte. Ardından da “Address Unknown” ve “Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring”i. Hazır el atmışken bu adamın bütün filmlerini izleyeyim dedim ve ilk filmi Crocodile(1996) ile başladım.

Köprü altında yaşayan ve yasa dışı veya değil bulabildiği her şekilde para kazanmaya çalışan bir adamın intihar eden genç bir kızı kurtarmasıyla başlıyor. Yine köprü altında evsiz yaşlı bir adam ve bir çocukla birlikte yaşıyor. Kurtardığı kızı cinsel olarak kullanıyor ve bu dört kişi garip bir aile gibi yaşamaya başlıyor ve film başkarakterin serserilikleri ve genç kızın hikayesi etrafında dönüyor.

Filmin başrolündeki adam oldukça başarılı bir oyuncu. Başta belirttiğim hasta ruh tanımını başarıyla oynuyor ve bu yüzden olacak ki Kim Ki-duk’un çoğu filminde rol almaya devam etmiş. Sonuç olarak sinemada görmediği şeyleri merak edenler için takip edilesi bir yönetmen ama izlenenler karşısında hayrete düşmeye hazır olmak gerek.

24.09.2010

Seinfeld

Yine piyasayı bilenlerin muhtemelen çok iyi bildiği ama benim geç keşfettiğim bir dizi Seinfeld. Ya da geç izlediğim diyelim. Çünkü yaklaşık bir senedir namını duyuyordum ama izleme fırsatı bulamamıştım. Kısaca komedinin, sit-com’un kralı diyebiliriz. Henüz iki sezonunu bitirdim ve çok şükür ki toplam 9 sezon. How I Met Your Mother ve Coupling gibi, son zamanlarda izlediğim dizilerden farkı konuları kadın-erkek ilişkileriyle sınırlı olmaması. Tabi ki konunun kadın-erkek ilişkileri üzerine gitmesi kaliteyi azaltmıyor. Zaten özelikle Coupling son sezonu hariç altına işetecek kadar güldürmeyi başarabilen harika bir örnek. Belki farklı konuların olması hayattan daha fazla ayrıntı yakalanması ve insanın kendisi ile daha fazla özdeşleştirmesi olabilir.

Nasıl ki Coupling’in Jeff’i, HIMYM’ın Barney’si varsa Seinfeld’in de Kramer’i var. Az ekrana geliyor belki ama kesinlikle öz geliyor. Kramer gibi Costanza da çok komik bir karakter. Kısa boylu, kel her zaman batıran bir adam diye özetleyebiliriz. Dizinin senaristi ve oyuncusu Jerry’nin performansı çok yukarılara çıkmasa da aradaki stand-up ları orijinal. Ben kaldığım yerden devam edeyim gülmeye deyip kaçayım.

10.09.2010

Batan Meseleler #1

Yapılan araştırmalara göre en fazla üniversite mezunu yüzdeli şehir Ankara’ymış. Ama bazen insan şüpheye düşüyor işte. Bir türlü öğrenilemeyen bazı davranışlar yüzünden. En sinir olduğum mesele metrodaki iniş-binişler. Mantık temelde çok basit: Yani önce inecekler insin sonra da binecekler binsin. Çünkü iki tarafa da akım olursa kaos olacak. Ama bunu öğrenmek istemeyen içi dolu trenden insanların inmesini beklemeden binmeye çalışan kazma kitle oldukça fazla. Israrla inerken “müsaade edin önce inelim” diyenlere rağmen durum değişmiyor. Bize de insanların çoğunun salak olduğu gerçeğini kabul etmek düşüyor galiba.

Bir başka mesele de yürüyen merdivenler. Acelesi olanlar için yürüyen merdivenin sol kısmının yürümeye açık olması lazım. Sabit duranların ise sağda beklemesi. Ama bu meselede de malum sebeplerden yine bir gelişme yok. Öne dikilen bir iki kişi arkadaki beş kişiyi engelliyor. Ve ben o anlarda kafayı yemeye devam ediyorum.

3.09.2010

Mezun



Bundan yaklaşık iki buçuk ay önce Büyük Gün demiştim ama o gün içimde patlamıştı. İki tane bütünleme sınavını da verip sonunda üniversite mezunu olmayı başardım ve üstümden çok büyük bir kalktı. Her ne kadar okulu toplamda 1 sene 2 ay kadar uzatmış olsam da bunun bana koymasından ziyade bittiğine şükrediyorum. Artık iş hayatıyla ve kendi paramızı kazanmanın başlamasıyla birlikte farklı tercihlerin ve bireysel anlamda daha özgür bir hayatın başlangıcı olsa gerek bugün.

Liseyi yeni bitirdiğimde üniversiteyi bitirmenin bir mesele olarak gözüküyor olmasına gülerdim herhalde ama işte insan karakteri ve üniversite özgürlüğü (rahatlık mı desek yatış mı desek bilemiyorum) farklı hallere sokuyor. Neyse bitti kurtulduk çok şükür. Darısı henüz bitirememiş arkadaşların başına!