8.02.2010

Dexter

Dexter güzel dizidir. Belki süper hadiselere rastlamıyorsunuz ama her zaman belirli bir kalitenin üstünde devam etme garantisi veriyor. Senaryoyu gereksiz yere çok dallandırıp budaklandırmamaları izlerken alınan hazzı da artırıyor.

Lost, Prison Break ve benzeri dizilerde her sezon bitiminde kafanıza yığınla yeni soru dolduruluyor. Sonraki sezon da doğru düzgün cevaplamadan bir o kadar soru daha ve sonraki sezona umutlar diye gidiyor. Dexter’ın öyle bir derdi yok. O sezon içerisinde olan oluyor, bitiyor. Varsa bir problem çıkaran adam öteki sezona bırakılmadan bir güzel temizleniyor. İzleyen ben de tatminkarlık duygusuyla bilgisayarımı kapatıp huzurla uyuyabiliyorum.

Bilmeyen için: Dexter denen adam pek fazla insanı duygusu olmayan ve cinayet masasında çalışan bir kan uzmanı. Bir şekilde suçlarından emin olduğu adamları muhtemelen yargıda yeterince ceza almayacaklarından dolayı kendisi öldürüyor, kesip doğruyor ve kimsenin bulamayacağı denizin ıssız sularına bırakıyor.

İnsanları öldüren suçlu adamların yasal olmayan yolla kesip doğranmalından haz almak acaba kötü bir karakterin mi işaretçisi, bilemiyorum. Ama her bir kötü adamın doğranıp cesedinden kurtulunması beni mutlu ediyor ne yalan söyleyeyim.

Yabancı dizi takip edenlerin bence kesinlikle izlemeleri gereken farklı bir senaryoya sahip bir dizi Dexter. Hep beraber içimizdeki canavarı ortaya çıkaralım J

Grup Birincisi !?!?

Malum Euro 2012 elemeleri kuraları çekildi. Hemen yorumcularda işbaşı yaptı. Yok efendim Almanya’yla çekişiriz, birinci olabiliriz vs. Nereye birinci oluyorsun diye sorarlar adama.

Şimdi efendim Almanya dediğimiz 1970 senesinden beri -yani 40 yıldır- yapılan bütün turnuvalara katılmış. İstisnası yok. Elemelerin neredeyse tamamına yakınını da lider olarak bitirmişler. Zaten Almanların aşırı disiplinli oldukları ve kendinden zayıf takımlara karşı çok zor puan kaybettiklerini biliyoruz.

E daha ne konuşuyorsunuz? Bu adamlar bu grubu birinci bitirecek. Kabak gibi ortada! Biz de Belçika ve Avusturya’yı aşıp toparlanırsak ne ala.

Tarihimizde hangi grubu birinci bitirmişiz? Bakıyoruz, yok öyle bir şey. Ama her kuradan sonra neden birinci olmayalım geyiği. Neden olalımın cevabı da yok aslında. Organize top oynamıyoruz, onun için olamayız. Almanya ile yapılacak iki maçta 4 puan alabiliriz belki ama alsak dahi diğer takımlara karşı bizim kaybettiğimiz puanları onlar kaybetmeyeceğinden gene arkalarına düşeriz. Nitekim Euro 2000 elemelerinde gerçekleşti de bu.

Bir de grubu neden birinci bitirmeyelim adamları grubun en dandik takımı için “Kazakistan da çok fizikli top oynuyor dikkat edelim” diyorlar. Almanya’nın neden grubu önümüzde bitireceğinin cevabı kendi açıklamalarında var ama mal olmak ya da popülist olmak bu gerçeği saklıyor herhalde. Almanya’nın 5-6 atacağı tamını nasıl yeneceğiz diye tartışıyorsak kalitemiz de bellidir.

6.02.2010

Giovani Adam Ol!

Sahada üç tane iyi adam vardı: Arda, Neill ve Emre Güngör. Arda her zaman iyi zaten. Ama santrafor oynaması gol getirmesine yetmedi.

Özellikle Emre Güngör’ü çok beğendim. Kendisinden daha uzun olan Makukula’ya hiç kafa topu vermedi. Ağır kalmadı ve hata yapmadı. Bugün Servet’in yerine bilinçli bir tercih gibi duruyordu ve hakkını da fazlasıyla verdi. Sağlam bir Emre Güngör’ün bu takıma vereceği çok şey var.

Neill devre arası yaptığımız en iyi transfer olduğunu çok net gösterdi. Top oyuna nasıl sokulur, nasıl paslaşılır, risksiz alana nasıl gönderilirin dersini verdi. Tekniğinin ve oyun zekasının da bizdeki bütün defansif orta sahalardan iyi olduğunu da görmüş olduk.

Kötülere gelince,

Evet erken, hala da umudum var ama uzun bir süre bize yüksek performansı sağlayamayacağı belli olan bir futbolcuyu, Giovani Dos Santos, sanki Kewell’ın ikizini almışız gibi bilmem kaç bin kişinin havaalanında karşılanmasını garipsemiştim. Bugün de görmüş olduk. Bu adam çok kısa Barcelona serüveni hariç bir şeyleri ispatlamış değil. İnşallah iyi olur ama iki ay kadar yüksek performans beklemek hayalcilik olur. Sol beki kotaracak bir adam oraya konsa da Caner’i ileri alabilsek keşke tekrar. Caner o kadar sinirlendi ki herhalde maçın son bölümünde Gio’ya önünde oynamasına rağmen hiç pas vermedi neredeyse.

Mehmet Topal kardeşimiz topla hızlı düşünmeyi ve pası nereye atması gerektiğini öğrense iyi olur, yoksa böyle giderse yedek kulübesinin müdavimi olur.

Uğur Uçar’ı çok seviyoruz, kendisine gelmesini bekliyoruz. Sabri Sarıoğlu’nun sadece boş koşan dam olmadığını bazıları görmüştür artık.

Yine de iyimserim ben. Gio oynamazsa ve Keita kafa olarak Türkiye’ye dönebilirse takım iyi top yapabilir.

4.02.2010

Yeni Forvet Hattı

Galatasaray kadrosunun ilk yarıdaki hücum üçlüsünün ideali neydi? Keita-Baros-Kewell. Yeni gelenler de Jo ve Gio. Milan Baros hem bitiricilik hem de takımdaki diğer futbolcularla anlaşma/paslaşma açısından Jo’dan zaten daha iyiydi bundan sonra da iyi olacak. Topu alıp 20-30 metre sürüşü yeter zaten. Takımı tek başına hücuma çıkarıyordu adam. Tamam Jo da iyi futbolcu ama Baros kadar değil.

Gio’nun ilk parladığı sene izlerdim Barcelona maçlarını. Çok teknik, yüksek potansiyelli birisi. İşleyen bir takım olduğunda hücumda güzel şeyler yapabiliyordu. Lakin hepi topu bir sezon bile değildi. Yeni parlayan oyuncuların insana olduğundan daha kaliteli gözüktüğü de bir gerçek. Bunu devam ettirmesi gerekirdi ama Totenham’a gittiğinden beri çok istikrarsız bir adam. Tek başarısı Gold Cup(Kuzey Amerika Şampiyonası)’ta turnuvanın adamı seçilmesi. Gelgelelim Gold Cup’ta Meksika ve ABD’den başka adam gibi takım olmayınca şampiyonun en iyi oyuncusu alıyor ödülü. Meksika’nın göz önündeki adamı olduğundan çok abartılacak bir durum değil. Ha bu adamın potansiyeli yüksek, Rijkaard’ın elinde mühim işler yapabilir ileride. Fakat yerine oynayacağı adam Kewell olunca orada biraz durmak gerekiyor. En az bir senesi var Kewell gibi bir adam olabilmesi için. Olur mu? Muamma…

Gelmek istediğim nokta Baros ve Kewell dönene kadar oynayacak hücum hattı ondan iyi olmayacak. Onun için taraftarın fazla coşması saçmaydı. Kaliteli alternatif anlamında takımda bir gelişme oldu ama sahaya çıkacak 11 oyuncunun kalitesinde bir artma yok. Kewell ve Baros sakat olduğu için sadece geçici olarak söylenebilir sadece.

Kewell ve Baros dönünce, yani yaklaşık iki ay sonra, işte o zaman takım çok güçlü olacaktır. Şimdilik Yallah Keita Yallah!!!

21.01.2010

Jo ve Lucas Neill

Haldun Üstünel abimiz gene işbaşında. İngiliz sitelerinde de adı çıkmış, golcü arıyor diye. İyice nam salmaya başladı. Yarasın.

Şimdi Galatasaray tek santrafor oynuyor ve elimizde Baros gibi sistemi müthiş işleten bir adam var. O sakatlandığı için ve Nonda da futbolcudan “beleş gol kaçıran eğlence aracı”na dönüştüğü için bir tane daha lazımdı. Öyle birini almak gerekiyordu ki hem Baros’un yedeği olması garipsenmeyecek hem de oynaması gerektiğinde gözümüz arkada kalmayacak. Jo buna uygun bir adam; o halde sorun yok.

Avrupa maçlarında oynamayacak olması pek hoş olmadı ama devre arası transferinde her şeyin istenildiği gibi olmasını da bekleyemeyiz. Hayırlı olsun.

Bu arada Lucas Neill geldiği ilk gün Ulubatlı Souness’in Saraçoğlu’nun ortasına diktiği Galatasaray bayrağından bahsetmesi ile iyi bir Galatasaraylı olacağını gösterdi hemşerisi gibi. Defansı organize eder ve bizi bir daha Gökhan Zan’a muhtaç etmezse arkasındayız. Yürü be olum.

12.01.2010

Invictus

Bazı adamlar vardır, oynadıkları hiçbir film kötü çıkmaz. Hatta bırak kötüyü hepsi iyidir filmlerinin. Benim bakış açımdan tabi ama onay da almışımdır arkadaşlarımdan. Denzel Washington ve Jason Statham gibi. Bunlardan birisi de Matt Demon. Özellikle Matt Demon öne de çıkmıştır diğerlerine göre ama bir Brad Pitt ya da Tom Cruise karizmasına ulaşamamıştır nedense.

Filme gelirsek Invictus güzel film, hoş film. Rugby Dünya Kupası’nı çok iyi bir takım olmalarına rağmen kazanmalarını ve bunu Mandela’nın ülkedeki siyahlarla beyazları birleştirici unsur olarak kullanması anlatılıyor.

Hikâyenin tarihi eski olmadığı için gerçek maç görüntülerine youtube’den ulaşılabiliyor. Gerçeğe mümkün olduğunca uygun çekilmiş. Öyle de olması gerekiyor zaten neyse.

Çok sıra dışı şeyler yok: Mandela’nın geçmişi ve barışçıl düşüncesi, insanların bunu kabullenmekte zorlanmaları, milli takımın kenetlenmesi vs. ama güzel anlatıldığı da bir gerçek. Matt Demon’un duruşu yetiyor ne hikmetse.

Tabi bu siyah-beyaz birleşmesi o tarihten sonra kalıcı olmamış bildiğim kadarıyla. Şimdilerde Güney Afrika’da master yapan bir arkadaşım orada siyah kardeşliği olduğu ve beyazları yönetimden uzaklaştırmaya çalıştıklarından, beyazların sokaklarda güvende olmadığını falan anlattı. Ne kadar doğru bilemiyorum, yaşamadık tabi ama spor karşılaşmasıyla çözülecek mevzular değil zaten bunlar.

8.01.2010

Galatasaray Dergisi

Açık konuşmak gerekirse ilk defa aldım Galatasaray Dergisi’ni. Fazlasıyla da memnum oldum. Gerçekten de eline alıp şöyle bir sayfaları çevirince kalitesi hissediliyor. Sayfa kalitesi, yazı tipi, görseller ve hepsinden önemlisi içerik. Kesinlikle tatmin ediyor. Hatta o derece ki bana Galatasaray maç yapıyor gibi haz verdi. Ayrıca hiçbir yabancılık çekilmiyor dergiyi okurken. Sanki her satır benimle ilgili. Bir o kadar da güzel ifade edilmiş.

Her Galatasaraylıyım diyenin alması gerek. Gerekliliğin haricinde ben şiddetle tavsiye ediyorum benim gibi tanışmakta geç kalanlara. Asla pişman olmazsınız.

7.01.2010

Los Lunes Al Sol

Filmlere puan veriyoruz zaman zaman. En meşhuru da IMDB puanı. Onu referans alıyoruz yerine göre. Elbette ki tek kıstas olmuyor ama puanı 6’nın altına düşmüş bir filmin üstünü çizebilirim ya da 8’in üstünde puana sahipse olumsuz eleştirilere, umut vermeyen fragmana rağmen bir izleme ihtiyacı uyandırabiliyor.

Bana göre iyi film-kötü film vardır. Puan olarak ayrım da yapılabilir ama iş türler arası geçişe gelince nasıl bir kıstasın olması gerektiği muamma.

Bir de bir filmi beğenmesem de izlediğime pişman olmadığım filmler var. “Los Lunes Al Sol” isminde bir İspanyol filmi izledim. Beğenmedim ve belki puan versem de düşük puan vereceğim ama izlediğime de pişman olmadım. İşsizliği, yalnızlığı, umutsuzluğu hissettirerek veriyor film. Hoşuma gitmese de bu duyguları, hayatı görerek kendimce çıkarımda bulunabiliyorum ve bana hayata dair bir tecrübe katıyor.

Puan da beğeni de bir yere kadar belki, özellikle de dram filmlerinde. Önemli olan ne kattığı insana. Hep böylesi de çekilmez tabi, orası ayrı.

28.11.2009

Fatih Terim ve FIFA Sıralaması


Malum FIFA Dünya sıralaması diye bir şey var. Gayet objektif kriterlere göre belirleniyor. Maç yaptığınız rakibin gücü ve maçın önemine bağlı olarak alınan puan a değişiyor. Bunların yanında son 4 yılda maçlara bakılıyor sadece. Yani şu an sıralamada bulunduğumuz yeri şekillendiren maçların tamamında takımın başında Terim vardı. Şimdi Fifa sıralamasındaki yerimizin zamana bağlı değişimini gösteren grafiği verelim.

Görüldüğü gibi 1999-2000 yıllarında 30 küsür civarında seyreden sıramız onda sonra yükselişe geçiyor. 2006 yılı ortalarına kadar da 15. sıradan geriye düşmüyoruz. Ne zaman onun zamanında yaptığımız maçlar etkili olmaya başlıyor, sıramız da gerilemeye ve istikrarsız iniş çıkışlar sergilemeye.

Euro2008 elemelerinde kolay gruptan zar zor çıkan takımızın turnuvadaki saman alevi performansı geçici bir yükseliş sağlasa da sonra yine Fatih Terim rutinine geri dönüyoruz. Sonunda iş 41. liğe kadar varıyor. Honduras’ın arkasına düşüyoruz. Şaka gibi.

Belki artık herkesin hemfikir olduğu bir şeyi yazıyorum ama genel çerçeveden bazı şeylere bakmak ve görmek daha iyi ve doğru bir yol olsa gerek. Basınla ben haklıyım tartışmalarının içinin ne kadar da boş olduğunu gösteriyor. Başa geldikten sonra bırakana kadar asla sıralamamızı belli bir seviyenin altına düşürmeyen Şenol Güneş’in ne kadar başarılı olduğunu da görmemizi sağlıyor bu tablo.